Translate

Salı, Mart 19, 2019

Osmanlıca Ahmet Haşim Şiirleri




Ahmed Haşim
Göl Saatleri





















Mukaddime

Seyreyledim eşkâl-i hayâtı 
Ben havz-i hayâlin sularında, 
Bir aks-i mülevvendir onunçün 
Arzın bana ahcâr ü nebâtı.




Yeşil sularda büyük inciden çiçekler açar,

Gümüş böcekler okur âba bir neşîde-i hâb
Durur sevâhilin üstünde, bî-heves, bî-tâb,
Güneş ziyâsını içmiş benât-ı hâb u serâb.

(Aruz vezni: Mefâilün / feilâtün / mefâilün / fâilün (fâ’lün)



















Öğleden Sonra 

İçer gümüş kıyılardan remide ahular
Ve onların sesi eyler bütün sükutu harab
Eder bu avdeti  durgun sulardan istiğrab
Gürültüsüz ve uzak mai diğer ahular.




Akşam

Susar meşâcir-i pür-şâm içinde bülbül-i âb,
Sular semâ-yi hayâlatı eyler istîâb,
Döner bu sâhil-i nîlî[3]ye gölgeden kuşlar,
Ağızlarında güneşten birer kızıl dür-i nâb.




Batan Ayın Kenarında Satırlar

Bir vurulmuş ilâhı andırıyor
Suda teskin-i zahm eden bu kamer,
Nısf-ı leylin miyah-ı dûrunda
Yıkanır, dinlenir, durur ve güler.

Eli bazan sükût'u ürkütüyor
Ki miyah ellerinde hâbide,



Ediyor bazı kuşları davet,
Ah! O kuşlar ki şimdi bîhareket
Suların ateşinde sallanıyor..!

Zühalî bir cidalin âsarı:
Gizli bir kavs-i bitenâhiden
Oklar indikçe —aksi âlem-i dûr—
O muzi cüsse-i ilâhiden
Suya bir hun-u ateşin akıyor...






Gece Yarısı

Ve ansızın suya etmekle mâh-ı dûr sukut
Miyâh-ı rûhumu andırdı safha-yı tâlâb:
O rûh içinde muzî bir garip nilüfer
Bütün elemlerin üstünde müncelî ter ü tâb...





Gece

Nücûm ü mâhı dökülmüş semânın eşcâra,
Melûl manzaralar şimdi bir gümüşlü sehâb;
Derin sulardaki ecrâmı avlayan kuşlar
Eder havâlî-i pür-nûr-i mâhtâba şitâb...





Karanlıkta Beyaz Kuşlar

Vahşî karaltılardaki sîmîn kuşların
Mer’î miyân-ı sîne-i yeldâda yerleri:

Gûyâ cihân-ı sâyede metrük-i nûr olan
Fecr-âşinâ melikelerin muğber elleri

Koymuş kenâr-ı sahile fağfûr kâseler,      

Mâhın birikmiş orda ziyâ-yî mukattarı…





Kuğular

Suda yorgun, muzî tecelliler
Ediyor bir takarrübü ifşâ:

Kuğular, leyl içinde, sîne-güşâ
Geliyor, gözlerinde mestîler;
Sanki mahmul-i hande keştîler
Ki olunmuş nücûmdan inşâ...







Kuğuların Avdeti

Ölü bir sath-ı âbın üstünde
Ki celî, lerze lerze, dârâtı,
Sihr-âbâd-ı mâha gitmek için
Arıyorlar reh-i semâvâtı..




Mehtapta Leylekler


Kenâr-ı âba dizilmiş, sükûn ile bekler
Füsûn-u mâha dalan pür-hayâl leylekler…
Havâda bir gölü tanzîr eder semâ bu gece
Onun böcekleri gûyâ nücûmdur yekser…
Neden bu âb-ı semâvîde avlananlar yok
Bu haşr-ı nûr-u-hüveynâtı hangi kuşlar yer?
Eder bu hikmete gûyâ ki vakf-ı rûh-u- nazar
Füsûn-u mâha dalan pür-hayâl leylekler…




Seher 

Ağaçların seheri zirvesinde titreşiyor
Tuyûr-ı fâniye-î âlem-î tahayyül ü hâb.

Semâyı kaplayacak, şimdi, gâzeler gibi nûr
Zavallılar kalacaklar esir-i ufk-ı türâb.

Ve onların gözü eyler nücûm-ı fecre itâb 
Ve onların sesi eyler «nihayet»i işrâb…





Kış


Yine kış,
Yine şems-i mesâda, âh, o bakış,
Yine yollarda serseri dolaşan
Âşiyânsız tuyûr-u pür-nâliş…
Tehî kalan ovalar
Sükût eder sanılır mevsimin gumûmiyle;
Harâp olan sarı yollarda kalmamış ne gelen,
Ne giden,
Şimdi yalnız kavâfil-i evrâk
Mütemâdi sürüklenir bir uzak
Ufk-u pür-ıstırâb-ü-nevmîde.
Yine kış, yine kış,
Bütün emelleri bir ağlıyan duman sarmış…






O Belde

Denizlerden
Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şama bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!



Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melali anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince tâze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'na,
Ne bu akşamda bir gam-ı Nermin,
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-ı istitâr ü istiğna

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki lerzesiz, sessiz
Topluyor bûy-i rûhunu gûyâ,
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...




O belde?
Durur menâtık-ı dûşize-i tahayyülde;
Mâî bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyâhûd yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırâbı bilir
Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhût,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifhâm
Onların rûhu, şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdî sükûn u samtı arar;
Şu'le-i bî-ziya yı hüzn-i kamer
Mültecî sanki sâde ellerine
O kadar nâtüvân ki, ah, onlar,
Onların hüzn-i lâl ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...
O belde





















Hangi bir kıt'a-i muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd?
Bir yalan yer midir veya mevcûd,
Fakat bulunmayacak bir melâz-ı hulyâ mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim  sen ve ben ve mâî deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhâmı,
Uzak
Ve mâî gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...




Son Bahar

Dökerken ufka donuk, kanlı bir ziyâ Eylül,
Ederek zülf-ü târümârâ hulûl
Gizli bir sesle ağlıyan ey bât!
Şimdi göklerde, katre katre, yanan
Necm-i mahmûru bir dakika nihân
Ederek, sonra eyliyen ikât,
Âh, ey bâd-ı hasta, bâd-ı keder….
O kadar nâtüvan ki gizli sesin,
Kendi derdinle kendin ağlarsın,
Sana derdin senin kifâyet eder…




Yaz

Deniz,
Sürüklenir zehebî kumlar üstünde,
Bütün menâzır-ı hüzn-ü gurup ile yalnız;
Yükselen reng-i şâmın altında
Öksürür nâtüvan-ü-nâlende
Hasta bir genç kız…
Bu bahârın kolunda bir erkek
Hüzn-ü sâriye mezc-i rûh ederek
inliyor sessiz.
Sonra… durgun sularda bir yıkanan
Gölge, göklerde nûrunu kırpan
Büyük, derin, nazar-âvâre, mâî bir yıldız…










Yollar
Bir lamba hüzniyle
Kısıldı altın ufuklarda akşamın güneşi;
Söndü göllerde aks-i girye-veşi
Gecenin âvdet-i sükûniyle..
Yollar
Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî,


Yollar
Hep birer hatt-ı pür- sükût oldu
Akşamın sîne-i gubânnda.
Onlar
Hangi bir belde-i hayâle gider,
Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi?
Meftûr
Ve muhteriz yine bir nefha-i hayâl esiyor;
Bu nefha dalları bîtâb-ü-bî-mecâl uyutur.
Sonra eyler giyâhı nâlende,
Sonra âgûş-u ufk içinde ölür…
Ey kalb!
Seni öldürmesin bir sâye-i şep,
İşte bir dest-i sâhir-ü-mahfî
Sana nûr-u nücûmu indirdi.
Kuruldu işte, mesâfât içinde, lâl-i mesâ
Bütün meâbid-i hiss-ü-meâbid-i hulyâ
Bütün meâbid-i meçhûle-i ümmîd-i beşer…
Gurûp içinde bu eşkâl-i bî-hudûd-u zehep
Zücâc-ı san’at-ü-fikretle yükselirler hep;
Büyük denizlere benzer eteklerinde sükût,



Sükût-u nâmütenâhî, sükût-u nâmahdût,
Sükût-u afv-ü-emel…
Bir el
Derîçelerde bir altın ziyâ yakıp indi,
Aktı âb-ı sükûta yıldızlar
Bütün sular zehebî lerzelerle işlendi.
Tâ öteden,
Şimdi zer gözleriyle tâ öteden,
Gam-ı ervâhı vecde dâ’vet eder
Bütün meâbid-i meçhûle-i ümmîd-i beşer.
Bütün meâbîd-i vecdin soluk ilâheleri
Birer birer iniyor, gözlerinde rü’yâlar;
Dudaklarında ziyâdâr ve muhteriz titrer
Akşamın bûse-i huzû-eseri.
Soluk ve gölgeli sîmâlannda reng-i mesâ
Nakş eder bir teheyyüc-ü rü’yâ:
Biri yorgun semâ-yı lâle bakar,
Biri bir gölge meşy-ü-gâşyile
Miyâh-ı râkideye samt-ü-hâp içinde akar;
Biri bir erganon-u eb’âdı
Dinliyor, gölgelerde ser-bezemîn,


Biri altın göziyle, gûyâ ki,
Sana ey kalb-i müphem-ü-bâkî
“Gel!” diyor.
Lâkin
iniyor
İşte leylin zalâm-ı bîdâdı…
Yollar,
Ah ey kimsesiz giden yollar,
Yolların ey sükût-u hüzn-eseri,
Bugünün inmeden şeb-i kederi,
Meâbid-i emel-ü-histe sönmeden bu ziyâ,
Ölmeden onların ilâheleri,
Âh gitmez mi, kimsesiz, sessiz
Yollar,
Âh gitmez mi hatt-ı sâkitiniz,
Şimdi zer gözleriyle, tâ öteden,
Tâ öteden
Gam-ı ervâhı vecde da’vet eden
Uzak meâbid-i pür-nûr-u vecd-ü-rü’yâya
Ki câ-becâ kapıyor bâb-ı vâ’dini sâye.




Siyah Kuşlar

Gurûb-u-hûn ile perverde-rûh olan kuşlar
Kızıl kamışlara, yâkût âba konmuşlar;
Ufukta bir ser-i maktû’u andıran güneşi
Sükût-u-gamla yemişler ve şimdi doymuşlar.





Tulu-ı Kamer


Dağıldı cevf-i havâlîye bir garîp âvâz:
Gürültüler, asabî sayhalarla, çuşâ-cûş;
Bütün tuyûr-u hafâ gölden ettiler pervâz…
Neden bu korku, neden ansızın bu cûş-u-hurûş?
Ufukta, çenber-i lerzân âba yaslanmış,
Ufukta çünki tecellî-i mâh eder suyu nûş



Yarasalar

Dağılmış hazân-dîde tüller gibi
Uçuşmakta sessizce huffâşeler
Giderler, gelirler… san örmekteler
Nücûm-u kederle zalâm-ı şebi.




Ahmet HAŞİM
(Göl Saatleri, 1337-1921)



Pazar, Mart 10, 2019

Mehmet Akif Ersoy'un Gazelleri ve Terkib-i Bendi





Mehmet Akif Ersoy, daha çok İstiklal Marşı ve Safahat’taki şiirleriyle bilinir. Akif’in, Prof. Dr. M. Kaya Bilgegil tarafından Mehmed Akif Resmi Hal Tercümesi, Basılmamış Bazı Mektup ve Manzumeleri başlıklı çalışmayla ortaya konan şiirleri de vardır. Atatürk Üniversitesi Basımevinden çıkan çalışma, 1971 yılında Erzurum’da yapılmış. 

Çalışmada ayrıca Mehmet Akif’in bilinenin aksine Fatih-Sarıgüzel’de değil Kala-i Sultaniye sancağına mülhak Bayramic kasabasında doğduğunu ortaya koyar. Baytar Müfettişi olarak Edirne’de bulunduğu günlerden tanıştığı arkadaşlarıyla irtibatını koparmayan Akif, 24 Mart 1896’dan kısa bir süre önce Edirne’den ayrılmıştır. Bilgegil, şairin bugünlerde şiirlerinden hareketle kendi mevkiine uygun bir iş teşebbüste bulunduğunu ve gençlik yıllarında güzel çehrelere lakayt olmadığını yazar.

Sa’y ü gayret ve hüsn-i hal ü siret ashabından olduğu sicilinde yazdığını vurgulayan Bilgegil, Akif’in şiirlerinin vasat ancak daha sonra yazacağı şiirlerin habercisi olduğunu belirtir. Bilgegil’e göre Akif’in aşağıya alınan şiirleri sofi ve zahide sataşmayan, dünya içindeki yolsuzluk ve olumsuzlukları kadere-feleğe bağlamayan, kaderi-feleği itham etmeyen, ölümü düşünmeyip dünyanın zevklerinden sonuna kadar yararlanmayı önceleyen epikürist şiirlerden olmayan şiirlerdir. 

Bu çalışmadan mesnevileriyle ön plana çıkan Mehmet Akif’in tür ve şekilce farklı (gazel ve terkib-i bent tarzı) şiirler de yazdığını öğrenmiş oluyoruz.





Mehmet Akif Ersoy’un az bilinen ve veya bilinmeyen şiirlerinden örnekler:


Mehmet Akif’e ait 1. gazel
Kürsiye çıkıp bâde-perestâne atarsın
Ey hâce-i pejmürde fazilet mi satarsın

Bir kerre şu saki-i melek-çehreyi görsen
Destârı başından atarak sen de atarsın

Meyhâne-nişînâna melâmet ediyorken
Bi’llâh gelir hâk-i mezelletde yatarsın

Üç günde elinden giderek Emsile Maksûd
Kalmaz satacak mâmelekin borca batarsın

Çok mollayı gördüm sana benzer a hocam ben
Elbet gün olur bir gözü mahmura çatarsın
***

Mehmet Akif’e ait 2. gazel
Sevk-i âmâk-ı hayâlât etmede her an beni
Kudretü’l-'aynım o güzel eyliyor hayran beni

Dil harâb-ı izdırâbım nevha-sâz-ı hayretim
Âh-ı sevdâ-yı elîmindir eden giryan beni

Bilmedim mâzîlerim hengâm-ı ikbâlim imiş
Sevk-i yâd-ı hasret eyler şimdi ol ezman beni

Şerha-dâr-t nâveg-i ‘aşk olduğum günden berû
Hiç râhat koymuyor bu yâreli vicdan beni

Derd-i tâkat-sûz-ı hicrin Akif’i mahveyliyor
Merhamet kıl etme terk Allâh içün ey can beni
***


Mehmet Akif’e ait 3. gazel
Allâhı seversen nazarımdan güzer etme
Muştâkını başın içün olsun heder etme

Kurbân oluyor bir (nigeh-i) lûtfuna rûhum
Sevdâ-zedeye böyle diriğ-i nazar etme

‘Aşkın ne azâb olduğunu sen de bilirsin
Gel hâtır-ı virânemi zîr ü zeber etme

Terketme kapından bu ciğer-sûzı yazıkdır
Feryadıma rahmeyle beni derbeder etme

Ey nûr-ı ‘uyunum bu temâşâya doyulmaz
Allahı seversen nazarımdan güzer etme
***

Mehmet Akif’e ait 4. gazel
Bir lem’ası yok tâbiş-i ruhsârına benzer
Hurşid nasıl meş'al-i dîdârına benzer

Gülzârda bülbüllerin âhengi-i lâtifi
Hâşâ ki senin şîve-i güftârına benzer

Binlerce nazar mest-i temâşâ-yı hırâmın
Bir şive bulunmaz hele güftârına benzer

Meyhâne-nişîn eyledi zühhâd-ı kirâmı
Ben görmemişim dîde-i sehhârına benzer

Gönlüm ki ezelden beri lebrîz-i hevâdır
Sâki o senin sâgar-i ser-şârına benzer

Nâçâr kalup eylediğin va’d-i mülâkat
Dün bûse için verdiğin ikrârına benzer

Tavsifine tezyifine halkın ne bakarsın
Nâdir bulunur Akif’im eş’ârına benzer

***





Mehmet Akif’e ait terkib-i bend
Sâki! Getir ol bâdeyi kim rûh-i revândır.
Peygûle-nişinân-ı gama neş’e-resândır

Her katresi erbâb-ı kemâlin nazarında
Hurşîd-i hakikat gibi envâr-feşândır

Her müntesib-i sâgar-ı gül-reng-i müdâmın
Âyine-i ikbâli müdâmü’l-leme'-andır.

Sâki içelim 'aşkına yârân-ı kadimin
Kim herbir bir kûşe-i firkatde nihandır

Sâki içelim geçmez ele ahd-ı cevânî

Hengâm-i safâ işte bu kıymetli .zamândır

El çekme bu ser-germ-i şerâb-ı ezelîden
Bî-çâre felâket-zededir hâli yamandır

Nâ-mahrem olan 'âlem-i feyz-âver-i âba
Heyhât ne bilsün bu da bîr başka cihândır.

Rindân oturup işret ederler o miyânda
Mutrib dahi bülbül gibi feryâd-künândır

Gûyâ ki o sâkj-i kadeh-kâr-ı lâtifin
Peymâne-i lûtfunda füyûzât ‘iyândır

Her kûşede bir nûr-i tecellî mütecellâ
Meyhâne değil gülşen-i feyyâz-ı cinandır
***
Vasıta beyti
Hem-dem olamaz âdeme peymâneye benzer
Yok cây-ı selâmet hele meyhaneye benzer
***

Âlemde edâniye müdârâdan usandım
Nâ-hak yere takdir ile gavgâdan usandım.

İkbâl etek öpmekle müyesser olacakmış
Ben öyle rezîlâne temannâdan usamdım.

Beyhude imiş etdiğim ümmîd-i terakki
Bir şey diyemem zâten o sevdâdan usandım

Allâh bilir devlet-i dünyâda gözüm yok
Devlet değil â şimdi bu dünyâdan usandım

Nâ-merde değil merde değil ferde inanma
Ben herkesi hayretle temâşâdan usandım

Şeh-râh-ı sadâkatde devâm etmeli derdim
Heyhat bugün işte o da’vâdan usandım

Elbet gün olur anlamamakdan usanırsın
Bi’llâh sana şerh-i süveydâdan usandım

Dergâh-ı tahammülde sebât etmeyi kurdum
Allâh’a bile derdimi şekvâdan usandım

Geçdim feleğin bağ ü bahâr ü çemeninden
Hem-râzım iken bülbül-i şeydadan usandım.

İster isen ey fecr-i emel hiç görünme
Rüyâ gibi her dem seni hülyâdan usandım


Lâ-kayd olayım fikri ile hayli çalışdım
El-minnetü’l-illâh k i her şey'e alışdım

***
Câhil geziyor zevrak-ı ikbâl-i sefada
'Ârif yüzüyor merkez-i girdâb-t belâda
***

Ser-tâc olacak kemâl ehli yazık kim
Makhûr oluyor dest-i habîs-i cühelâda

Kimler sürüyor zevkini gülzâr-ı bahârın
Kimler görüyor şiddeti hengâm-ı şitâda

Kimler çekiyor sineye mahbûb-ı merâmı
Kimler geziyor ye's ile dünyâ-yı fenada

Kim' yaslanıyor bister-i nâzende-i vasla
Kim yaslanıyor kûşe-i sengîn-i cefâda

‘Âkil olan âdemde şetaret göremezsin
Câhilde ise istediğinden de ziyâde

Ey hikmeti fazlıları hayran eden Allâh
Bir ni'met-i hayret mi bıraktın fuzalâda

‘Âlemde eğer mazhar-ı ‘acz olmasa insan
Hâşâ ki hatâlar bulacak sun’-t Hudâ'da

İnsan ne yapsun ne ki pervâza mahal yok
Esrâr-t Hudâ sidre-i ‘'ulyâ-yı hafâda

Allah biliyor hikmetini başkası bilmez
Yok zerre kadar ma'rifet erbâb-ı dehâda


***
Girdâbe-i hayretde kalır ‘akl nihâyet
Hayret yine hayret yine hayret yine hayret
***

Tâkdîr-i sıfâtında melâ'ik bile hayrân
Yârâb seni idrâke nasıl yol bulur insan

Esrâr-ı ulûhiyete ‘irfân ne yapsın
Hep ‘aczini derpiş ediyor gâyet-i ‘irfan

Her yerde tecelli kılıyor şâhid-i feyzin
Misbâh-ı cemâlinle müş’aş’a bütün evkân

Kudsiyyetinin bârikıdır mihr-i ,muzia{?)
‘Uîviyyetinin nâtıkıdır mâh-ı fürûzân

Kudret, ‘azamet zâtım mahsûs ü müsellem
Kudret, ‘azamet sâdece zâtında nümâyân

Birsin, ezelîsin ebedîsin, samedisin
Yâ Rab sana yoksun demeye var mıdır imkân

Şensin bütün ef'âlde fa’al-i hakiki
Şensin mülükü'l- 'arşa olan sâhib-i ferman

Bir kısmı bu halkın seni mabûd bilirler
Bir kısmı ise etmiyor el’ân şarta îmân

Ser-dâde-i imân iken erbâb-ı fazilet
Üftâde-i hüsrân oluyor bunca hakîmân

Her nazrede çarpar göze bin ‘ukde-i hikmet
Lâkin ant keşfeyliyemez dîde-i iz'ân

***
Kânûn-ı İlâhîde ki ahkâm büyükdür
Mikyâs-ı tefekkür ise gayetle küçükdür
***

Her canlı olan heykeli âdem mi sanırsın
İnsanlığı bir şekl-i mücessem mi sanırsın

Mâdâm ki âdem olacak mazhar-ı  tekrîm
Hep gördüğün eşhâsı mükerrem mi sanırsın

Âzürde-dil-i devr-i dil-âzâr-ı felekdir
Âlemde ‘ukûl 'eklini hurrem mi sanırsın

Ebnâ-yı zamânın keremi anların olsun
Mükrim görünen mâkiri Hâtem mi sanırsın

Ey; müstenid-i mesned-i yek-rûze-i ikbâl
İkbâlini icIâlini her dem m i sanırsın

Bir kerre de karşmdaki peymâneyi söylet
Bak gör ki ne söyler anı ebkem mi sanırsın

Nâçâr olarak mülzem olan ‘âcize bakma
Sen gerçek o bîçâreyi mülzem mi sanırsın

Ey, devlet-i dünyâ ile fahr eyliyen ahmak
Kendin gibi dünyâyı da sersem mi sanırsın

Bin dürlü hakâyık ki var ondan haberin yok
Üç şeyle hocam kendini ‘alem mi sanırsın

'’Âlim dediğin anladığın gune değildir
Gafletle geçen demleri ‘âlem mi sanırsın


***
Minhâc-ı Hudâ dîde-i tahkika ‘ıyândır
Yol doğru iken ‘aksine gitmek hezeyandır
***


Halkın kimi müstakbele rekz-i nazar eyler
Müstakbel ise kendiliğinden güzer eyler

Müstakbel için hâli fedâ eyleyen âdem
Nâ-hak yere gâyetle büyük bir zarar eyler

‘Âkil diye ol âdeme derler ki zamanda
Boş durmıyarak kesb-i kemâl ü hüner eyler

Gâfil diye o âdeme derler k i cihanda
Dâ’im oturup eski zamâna keder eyler

Maksad ne imiş bilmeli dünyâya gelişden
Dünyâya gelen sanma k i bir hoş sefer eyler

Mazhar olur amâline eshâb-ı tahammül
İkdâm ise her mukdimi sâhib-zafer eyler

Tedbire tevessülde olanlar mütekâsil
Bilmez de hatî’âtını haml-i kader eyler

Aşk olsun o eslâfa ki ahfâdım mes’ûd
Eyler de ânın nâmı gönüllerde yer eyler

Binlerce kişi hayr ile yâd olmayı ister
Binlerce kişi lâ’nete kendin siper eyler

‘Alemde ne ekdinse biçersin anı mutlak
Öyleyse nedir şer yaparak fâ’ide ummak ?!

Mâb’adı henüz elde edilemediğinden bu kadarla iktifâ… (Devamı elde edilemediğinden bu kadarla yetinildi)