Translate

Cuma, Temmuz 22, 2022

Nazlı Eray'ın Romanları ve Romanlarının Özetleri

 


Kısaca: Nazlı Eray’ın Romanları Üzerine ve Nazlı Eray'ın Romanları


1-Orphée (1991) 


2-Yıldızlar Mektup Yazar (1993)


3-Arzu Sapağında İnecek Var (1994)


4-Ay Falcısı (1994)


5-Deniz Kenarında Pazartesi (1997)


6-İmparator Çay Bahçesi (1997)


7-Pasifik Günleri (1998)


8-Aşık Papağan Barı (1998)


9-Örümceğin Kitabı (1999)


10-Elyazması Rüyalar (2000)


11- Ayışığı Sofrası (2000)


12-Aşkı Giyinen Adam (2001)


13-Uyku İstasyonu (2002)


14-Sis Kelebekleri (2003)


15-Beyoğlu’nda Gezersin (2005) 

 


Nazlı Eray’ın Romanları Üzerine

Eserlerinde  fantastiğin,  bilim  kurgunun,  polisiyenin  ve  ütopik  kurgunun 

birtakım özelliklerini düşsel bir dünya içinde çoğulcu bir şekilde kullanan Eray,  okuyucularını  eğlenceli  bir  oyuna  yönlendirir.  Kullandığı  karakterler  ve  tiplerle,  zamanı ve mekânı rahat kullanımıyla zengin düş dünyası bir araya gelince okuru  âdeta  büyüleyen  bir  kurgu  oluşturur.  Bu,  büyülü  ve  düşsel  dünyada  farklı  olay  halkalarını takip ederek temel olaya ulaşan okur, kurmaca ile gerçek arasında gider  gelir.  İtibarî  dünyanın  unsurlarını  ‘gerçek’  fikrini  sorgulama  amacıyla  kullanan  yazar, mizah ve eleştiriyi de ihmal etmez. 

            Bir kadın hassasiyeti ile anılarını kurgularına sık sık yerleştirir. Yitirilmiş  insanlar  (özellikle  yakın  akrabalar),  ulaşılamamış  sevgiler,  sevilen  şarkıcılar  ve  sanatçılar, politika günleri, geçirdiği hastalıklar, zamanla unutulmuş dostlar yazarın  düşleriyle birlikte kurgu dünyasında yeniden şekillenir. 

            Fantastik, masalsı, kurgu bilimci ve rüya gibi anlatımıyla aşk, hayat, ölüm,  yalnızlık konularını farklı boyutlarda işler. İnsanı her yönüyle anlatmaya çalışır.  “Eray’da insan ögesinin ve sevginin mit hâline geldiğini söyleyebiliriz. Bu sevgi  sayesinde kentleri, sokakları, ünanimizmi çağrıştıracak biçimde, bir canlı varlık gibi  algılar anlatıcı.”258 İnsanların özlemlerini, sevinçlerini, acılarını ve umutsuzluklarını 

samimi bir şekilde işler. Anılarındaki insanları ve olayları yeniden gündeme getirerek  hayattaki mutsuzlukların, kırgınlıkların nedenlerini de sorgulayan bir yapı geliştirir.  Bunu yaparken de hayatı şekillendiren toplumsal değerleri ve bu değerlerin insan  ruhu üzerindeki yapıcı ve yıkıcı etkilerini ironik bir şekilde verir. Toplumun abartılı  inançlarını  kurgularında  malzeme  olarak  kullanırken  insanlarla  alay  etmez.  Bu  inanışları düşselliği sağlamak amacıyla gündeme getirir. 

Romanlarında  olayların  geçtiği  yerler,  bilinen  yerlerdir.  Temele  aldığı  olaylarda  gerçeklik  payı  yüksektir.  İnsan  ve  toplum  hayatındaki  sosyal,  politik,  psikolojik ve siyasal olayları yoğun bir şekilde kullanarak düşleri, gerçeklerin içine  başarıyla yerleştirir. Düşsü ya da büyülü dünyayı verebilmek için okuyucularının  gerçek ve hayal arasındaki geçişlerini yoğunlaştırır. Ancak yazar, genellikle anlattığı olayların kurmaca olduğunu hatırlatan bir kahramanı ya da bir unsuru kurgularına  yerleştirir. Bu tutum, fantastik kurgu yazarlarının tutumlarıyla özdeştir.  

Eray, eserlerini, çerçeve öykü tekniğine uygun bir şekilde düzenler. Bir dış  öyküyü içe geçmiş başka öykülerle işleyerek düşselliği yoğunlaştırmaya çalışır.  Binbir Gece Masalları’nı hatırlatan bu teknik, doğu geleneğinde sıkça kullanılırdı.  Postmodern  anlatıların  getirdiği  anlatım  yöntemleriyle  çerçeve  öykü  tekniğini  başarılı  bir  şekilde  sentezler.  Romanlarında,  modern  çağın  getirdiği  birtakım  unsurları  (televizyon,  dev  ekranlar,  fotoğraf  makinesi,  kamera…  vb.)  kullanarak  masalsı  anlatıma  ulaşır.  Kurgularında  yaşamak  istediği  bir  dünya  oluşturarak  ütopyanın imkânlarından da faydalanır. 

            Romanlarında  kullandığı  anlatıcı,  sıkıntılı  bir  geçmişe  sahiptir.  Yazar,  özlemleri,  hüzünleri  ve  geçmişi  ile  her  zaman  anlatılarında  kendini  hissettirir.  Hayatından  memnun  olmayan  kahramanını,  rüya  ve  hayal  âlemlerine  gönderir.  Gerçek hayattan daha güzel, daha eğlenceli bir dünyayı kısa süreliğine benimseyen  kahraman, yaşadıklarının düş olduğunu bir süre sonra anlar. Ancak gerçek dünyaya  dönüş  sıkıntılı  bir  süreci  de  beraberinde  getirir.  Sorunlarını  hatırlayarak  üzülen  anlatıcı, başka bir düş dünyasının içine girerek kısa süreli kaçışlarla, eğlencelerle bir  anlamda kendini iyileştirir. 

            Eserlerinde bildik dünyanın ötesinde alternatif dünyalar oluşturur. Kahraman  anlatıcı, gerçekliği algılasa da düşsel âlem, gerçek âleme galip gelir. Düş-gerçek  karmaşası, kurduğu itibarî âlemde zamanla garipsenmeyecek bir durum hâline gelir.  Bu durum da yazarın kurgularını bir süre sonra büyülü gerçekçi romana yakınlaştırır. 

Eray, romanlarında sadece kendi hayat hikâyesini vermez, başka şahısların  hayatlarını da bu kurgu dünyasına ustaca yerleştirir. Bu insanların hayat hikâyelerini  ayrıntılarıyla vermeye çalışır. Bu anlamda anlatıcının iyi bir araştırmacı olduğunu da  söyleyebiliriz.  Gerçek  hayatlarını  en  ince  ayrıntısına  kadar  bilen  anlatıcı,  bu  insanların bakış açılarını yansıtmayı unutmaz. Dedesi Tahir Lütfü Tokay, annesi  Şermin Hanım, dayısı Demir, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, Rıza Nur, Marilyn  Monroe, Eddie Fisher, Kraliçe Elisabeth, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi, Sebilci Hafız  Süleyman Efendi, Tayyareci Fethi Bey, Tayyareci Nuri Bey, Werner Herzog, Che  Guevera, Danton, Mozart, Fouché, Robespierre, Sihirbaz Hans Morettti, Sihirbaz Kalanag,  Kraliçe  Marie  Antoinetıe,  Roberto  Cavalli  gibi  pek  çok  kişiyi  gerçek  hayattan seçmiştir. Bu kişilerin hikâyelerini düşsel dünyada rahatlıkla kullanır.  

Eray’ın    eserlerinde    ayrıntılı    çevre    tasvirlerine    rastlayamayız.                            Hikmet  Dizdaroğlu bunun sebebini şöyle açıklar:  

“Nazlı Eray’da çevre betimlemesi, görünümlerin sergilenmesi diye bir şey  aramayınız.  Her  şey,  insan  var  olduğu  için  vardır;  insanın  dışında  bir  gerçek  tanımıyor; doğa tek başına bir anlam taşımıyor; onu anlamlandıran, yorumlayan,  gerçekliğini  kanıtlayan  insandır.  Varlık  ve  nesnelerin  gerçeklik  payı,  insana  göre’dir.” 259 

Bu  yüzden,  kahramanlarının  bakış  açılarını  eserlerinde  ayrıntısıyla  verir.  Mantıklı bir olay dizisi bekleyen okuru, hayalden  rüyaya  ve  oradan  da  gerçeğe  rahatlıkla  geçirir.  Bilinmeyene  yolculuk eden kahraman ve okur, hem hoş  vakit  geçirir, hem de eğlenirken düşünme fırsatını bulur. Olayların aniden ve tesadüfen  gelişimi,   yazarın    kurgularının    en    belirgin    özelliklerindendir.    Tesadüfler                  ve  beklenmedik zamanlarda yaşanan değişiklikler kahramanları ve mekânı da etkiler.  Bu yönüyle Eray, eserlerine masalsı nitelikler kazandırır. 

Gotik romanda olduğu gibi hayaletler, canavarlar ve öldürücü şatolar yazarın  eserlerinde yer almaz. Çağdaş insanı temel alan yaklaşımı, onun eserlerini gotik  romana  değil,  fantastik  kurguya  yakınlaştırır.  Romanlarında  kullandığı  ölüler,  insanları  huzursuz  etmez,  korkutmaz.  Kendi  yarattığı,  günlük  yaşamda  benzeri  olmayan yaratıkları ya da gerçeküstü olayları gerçeği sorgulama amacıyla kullanır.  

Sonuç olarak Nazlı Eray, fantastik unsurlarla, hayata ilişkin farklı temalarla  Türk Edebiyatında düşselliği başarıyla kurgulayan yazarlarımızdandır.


 

 

 

 

 

                                                                                                                                                                                   

NAZLI ERAY’IN ROMANLARI 

1-Orphée (1991) 

            Ölümden kaçmak ve sevgilisi Orphée’yi aramak için başka bir ülkeye gelen  anlatıcının maceralarını işleyen bu romanda düşsellik yoğunluktadır. Yardımcısı Bay  Gece  ile  aramalara  başlayan  anlatıcı,  arkeolojik  bir  kazı  alanında,  mermer  bir  heykelle  karşılaşır.  Bu  heykel,  Roma  İmparatoru  Hadrian’a  aittir.  Heykelin  bir  güvercin vasıtasıyla gönderdiği mektuplarla iletişim kurarlar. Anlatıcı, imparatora,  yeni çağın getirdiği yenilikleri göstermeye çalışır. Bu sırada Ankara, bir uçak bileti  alarak anlatıcının bulunduğu şehre taşınır. Bu kente yavaş yavaş yerleşmeye başlar.  Anlatıcı ve yardımcısı, ‘Paris’te Son Tango’ filmini Orphée’nin evinin duvarına  yansıtınca, film kahramanları ile Orphée bir araya gelir ve filmle gerçek karışır.  Filmdeki kız tetiği çekince Orphée vurulur ve ölür.

 

2-Yıldızlar Mektup Yazar (1993) 

Anlatıcının  sahip  olduğu  bir  çakmağın  üzerindeki  Avusturya  Kraliçesi  Elisbeth’in gerçek dünyaya aniden gelmesiyle başlayan roman, Şehit Nuri Beyin  İstanbul’a dönüşüyle düşsellik kazanır. Sigmund Freud’un Viyana’daki evini daha  önce gören anlatıcı, rüyalarında Freud’a terapiye gider. Kraliçenin oğlu Arşidük  Rudolf’un intiharını engellemek için Freud’dan yardım alan anlatıcı, bu macerada  Şehit Nuri Beyin F–16 uçağıyla geçmişe yolculuk eder. Bu kişileri 1899 yılından  alarak, 1993 Türkiye’sine getirir. Bütün televizyon programlarının yoğun ilgisi ile  karşılaşan bu kahramanlar, bir Talk Show’a çıkarlar. Programdan sonra Muazzez  Ersoy  Arşidük’e  şarkılar  söyler.  Arşidük’ün  üzerindeki  büyü,  Medyum  İsmet  tarafından çözülerek geçmişe ait bir olay çözüme kavuşur.

                                                                                                                                                                                   

 

3-Arzu Sapağında İnecek Var (1994) 

Roman, 1989 yılında Ankara'da Nazlı Eray' ın evinde başlar. Semra Özal ve 

Marie  Antoinette  kendisiyle  söyleşi  yapmak  için  gelmişlerdir.  Turgut  Özal  da  telefonla eşini arayarak anlatıya katılır.  

Aynı gece anlatıcı,  arkadaşı Mehmet ve Kraliçe Antoinette ile bir diskoya  gider.  Orada  Fransız  Devrimi'nin  önemli  isimlerinden  Fouché,  Robespierre,  ve  Danton ile tanışır. Başka bir arkadaşının davetinde Amadeus Mozart ile öpüşünce  anlatıcı, arkadaşı ve kraliçe kendilerini devrim Fransa'sında bir zindanda bulurlar.  Zindandan  kurtulmak  için  Mehmet  ile  öpüşür  ve  2020  yılının  New  York'una  geçerler. Bu şehirde etten yapılmış, insanlardan çok da farklı olmayan robotlarla  karşılaşırlar. Alain Delon modeli bir robotla tanışarak Rüya Ekranları Ormanına  giderler.  Buradaki  ekrandan  arkadaşı  Mehmet'in  düşlerinde  kendisini  seyreder.  Mehmet’in kendisine duyduğu aşkı öğrenir.  

Bir  öpüşme  sonucu  anlatıcı  ile  Mehmet,  kendilerini  astronot  olarak  Ay  yüzeyinde bulurlar. Buradan da öpüşerek ayrılırlar. Ankara'da yaşayan Cinci Celâl  Hoca ile karısı Hatice'nin evinde ilginç olaylarla karşılaşırlar. Cinci Hoca,  emrindeki  cinleri kullanarak büyü bozar, bağlanmışları çözer. Hatice de aynaya baktığında uzak  ülkelerde olanları ve geleceği görür.  

Cinci Hoca, birkaç koyun postundan meydana getirilmiş büyük bir postu cin  gücüyle uçurmak ister. Ancak cinler çok çalışıp karşılığını alamadıkları için isyan  ederler. Cinlerle anlaşan hoca, postu uçurur. Postla 10 Ekim 1967 yılına giderek  Arjantinli devrimci Che Guevera’yı kurtarırlar. Arzu Sapağı bölümünde yaşananların  hepsinin düş olduğunu ifade ederler.  

 

4-Ay Falcısı (1994) 

Ben anlatı biçimi kullanarak yazdığı Ay Falcısı eserinde Nazlı Eray, uzun 

yıllar önce ölmüş dedesi ile görüşmek için bir randevu almıştır. Dede, ölü olduğu  hâlde, geçmişten bugüne gelir. Yalnız bu durum anlatıcının rüyasında gerçekleşir.  Anlatıcı da bir süre sonra dedesi ve diğer düşsel kahramanlarla 1930’ların Bağdat’ına  gider, Türk elçisi olan dedesinin evinde dayısının bebeklik halini ve anneannesinin  Kral Faysal’la birlikte yaptığı tenis maçını görür.              

 

Eşi Metin And’ın evde bulunduğunu ama olaylardan haberdar olmadığını  gören  anlatıcı,  telefonda  bir  arkadaşına  geçmişte  başına  gelen  olayları  anlatır.  Rodos’a  yaptığı  bir  gezi  sırasında  parasız  kaldığı  bir  günün  ardından  otobüste  bulduğu    pahalı   bir    fotoğraf   makinesi   onu    zor    bir    durumdan                  kurtarmıştır.  Çevresindeki insanların kendisine yaptığı büyüleri fark etmesi de bu anlatılan anılar  arasındadır.  

Anılarla birlikte düşler de romanda geniş yer tutar. Ankara Sheraton Oteli  önünde 1950 yılında illüzyon gösterileri ile ünlenen Kalanag’ın şovunu izler. Kocası  Kalanag’ı terk eden Gloria, izlediği bir balenin kahramanı Giselle, Iraklı Kaptan  Müeyyed, kukla Antonio Diavolo, Damarcı Sarı Hüseyin, bakıcı Reşide Hanım, dede  Tahir Lütfü Tokay ve Ay Falcısı ile düşsel yolculuklara çıkar. Bu yolculuklarda  anlatıcıya   yapılan   büyülerin   etkisinden   kurtulmaya   çalışırlar.   Eserin   sonunda  kahramanlar ortadan kaybolur. Ancak bu düşsel kahramanların hepsi, kendilerini  hatırlatan birer eşya bırakmışlardır. 

 

5-Deniz Kenarında Pazartesi (1997) 

Eser,  bir  otel  odasında  anılarını  yazan  anlatıcının  geçmişindeki  insanları 

kurguya getirmesiyle şekillenir. Demir dayının trafik kazasında ölümü, anlatıcının  memurluk günleri, gençlik yıllarındaki arkadaşları Fevzi ve Jülide ile gerçek üstü  konuşmaları romanın olay halkalarındandır. Yazar anlatıcının yazdığı anı kitabının  ismi  romana  başlık  olur.  Geçmişten  gelen  telefonlarla  anılarını  yazdığı  kitabını  şekillendiren anlatıcı, gezip gördüğü yerleri de bu kurgu içerisinde anlatır.

 

6-İmparator Çay Bahçesi (1997) 

     Roman, yaşamaya doymadan genç yaşında ölen bir genci, cennet bekçisinin 

himayesinde hayata döndüren anlatıcının serüvenlerini işler. Celal Dülger isimli ölü,  âşık olduğu Adviye Hanıma kavuşma arzusu içinde hayata dönmeyi ister. Gül Abla  ile anlatıcı, ölünün bu isteğini yerine getirmek için harekete geçerler. Adviye Hanımı  bulurlar ve ölü gence adresi vererek bu iki eski sevgilinin görüşmesini sağlarlar.  

Anlatıcı, Gül ablanın evindeki çiçeklerle konuşur. Bu çiçekler, Gül ablanın eski  sevgilileri ve kocalarıdır.  

Bartın anılarıyla birlikte Taşhan’da yaşanan düşsü gerçeklerle karşılaşırız. Bu  mekânda bulunan insanların hepsi hayallerde yaşarlar. Sadece erkeklerin düşündüğü  kadınlar bu hanın kapısından içeri girebilir. Bu olayı yaşadıktan sonra geceyle yer  değiştiren anlatıcı, İmparator Çay Bahçesi’nde Hafız Burhan’ı Makber’i söylerken  dinler ve bu bahçede oturur. Roman kişilerinin bütününün yer aldığı bu mekânda  anlatıcıdan  başka  yaşayan  insan  yoktur.  Kahramanların  hepsi  geçmişte  tanıdığı  kişiler ya da hayatını bildiği insanlardır.  

Anlatıcı, gecenin bedenine sahip olmanın verdiği özgürlüğü sabah olana kadar  kullanır. Ama bir süre sonra kendi bedenine dönerek yazdığı romanla tanışır.

 
7-Pasifik Günleri (1998) 

            Yazarın Pasifik anılarını işleyen bu roman, Filipinli genç Victor’un hayat  hikâyesi  ile  başlar.  Sevgilisi  Victor’u  unutamayan  bu  gencin  anıları,  anlatıcının  anılarıyla  birlikte  romanda  işlenir.  Werner  Herzog’un  bir  filmi  parçalar  hâlinde  eserde birden görünür. Arkadaşı Kazuko’nun evi ve sevgilisi Nobiko ile illüzyon  gösterileri izleyen anlatıcı, ünlü İspanyol dansçı La Argentina’nın dansına hayran  kalır.  

            Ardından kendini bir anda Çankaya sırtlarında bir robot olarak bulur. Werner  Herzog’un kamerasının hareketleri ve farklı noktaları çekmesi, anlatıyı farklı mekân  ve zamanlara taşır.  

            Sihirbazın gösterileri ile de İmparator Hira Hito’nun Sarayı’na gider.  Bir Çin  tapınağında  bulunan  tanrılarla  konuştuktan  sonra,  ünlü  dansöz  La  Argentina’nın  öldürülmesi olayını çözmeye çalışır. Televizyon ekranından konuşan bir fotoğraf ve  dansözün  canlı  görüntüsü  mahkemede  delil  olarak  kullanılır.  Tapınaktaki  Buda  heykeli ve Werner Herzog’un kamerasından gelen telsiz mesajıyla cinayet davası  farklı boyutlara gelir. Dansözün, kendisini öldüren kişiyi tahrik ettiği ortaya çıkar.

 
8-Aşık Papağan Barı (1998) 

            Sevdiği erkekle sorunları olan kadının bakış açısından anlatılan olaylar, bir  hastane  odasında  başlar.  Kadının  kalbine  bir  araba  saplanmıştır.  Doktorlar  ve  tamirciler      bu            arabayı    kadının        kalbinden   çıkarmak              için             çalışırlar.                Kadını,  çocukluğundan beri koruyan Melek Hasan da bu sırada hastanededir. Bu sırada kadın gözlerini kapatır ve kalbinin içine girer. Arabanın içindeki erkeği alarak tamamen  parfümden oluşan Eden Gölü’ne ve oradan da Cinci Kebir’in evine giderler. Cinci  Kebir, Melek Hasan’ın alınyazısını okuduğunda ondaki ölümsüzlüğü görerek şaşkına  döner. Ardından kahramanlar, Las Vegas’a giderler. Anlatıcının 1980 yılında aynı  odada  kaldığı  Vicky  isimli  bir  kadın  da  onlara  katılır.  Melek  Hasan  ile  Vicky  birbirine âşık olurlar ve Vicky bu ilişkiden hamile kalır.  

            Erkek ile kadın otelden çıktıktan sonra Aşık Papağan Barı’na giderler. Orada  anlatıcıyı,  âşık  olduğu  Elisabeth’e  benzeten,  konuşan  bir  papağan  vardır.  Barda  bulunan siyah esrar perdesi hayatın gizemli yönlerini, kaderi simgeler.  

            Cinci Kebir, kadının kalbine saplananın araba olmadığını, kadınla erkeğin  aralarını  bozmak  için  yapılan  bir  muskanın  varlığını  haber  verir.  Cinci,  büyüyü  bozmak için kadının kendisiyle birlikte olmasını şart koşar. Bu şartı kabul eden  kadın, Melek Hasan ve Cinci Kebir ile esrar perdesinden geçer.  

            Kadın ve Cinci Kebir, otele giderler. Otelde Cinci Kebir, kadına hazırladığı  suyu içirmek ister. Ancak bu suyu içtiğinde muskayla beraber erkek de yok olacağı  için kadın içmekten vazgeçer. Bir anda kendini Aşık Papağan Barı’nda bulur. Barda  otururken  Mustafa  amcasının  öldüğünü  öğrenen  anlatıcı,  onun  cenaze  törenine  katılır.  

            Sır perdesinin diğer açılışında kadının gelecekteki hayatı görülür. Sevdiği  erkeğin yirmi beş yaşındaki kızıyla kadın hakkındaki konuşmaları kliplerin temel  özelliğidir. Hatta bu kliplerde kadın, ölümünden sonra konuşulanları da izler.  

            Bilinçaltını Araştırma Merkezi’ne bağış yaparak başka insanların rüyalarına  giren  kadın,  bu  yolla  da  kendisi  hakkındaki  düşünceleri  öğrenir.  Aşık  Papağan  Barı’ndaki bu olayların rüya olduğunu romanın son sayfasında anlatıcıdan öğreniriz.

 

  9-Örümceğin Kitabı (1999) 

            Olaylar  anlatıcının  Ankara’daki  evinin  salonunda  başlar.  Evde  ışıkların  aniden sönmesi, anlatıcıyı farklı bir yaşama yerleştirir. Zenginlik içerisinde geçen  yeni hayat, anlatıcıyı şaşırtır. Işıkların yeniden sönmesiyle başka bir mekân belirir.  Elinde, kendi yaptığı çıplak kadın portresiyle Ömür Uzatma Kıraathanesi’ne geçen  anlatıcı,  oradaki  insanların  birbirlerine  anılarını  anlatarak  hayatlarını  uzatmaya çalıştıklarını   öğrenir.   Bu   kahvedekilerle   tanışarak   anılarını   anlatmaya   başlar.  Çocukluk anıları, CHP Kurultayı, gençlik yılları birer birer gözünde canlanır. New  York  anıları  da  romana  farklı  bir  yön  verir.  Lindy’nin  Kahvesinde  asılı  duran  Marilyn Monroe fotoğrafı, Ömür Uzatma Kıraathanesi’ndeki yaşlılardan Osman’ı bir  anda büyüler. Osman, bir vesikalık fotoğraf hâline girerek ünlü şarkıcı ile tanışır ve  onun yaşadığı yıllara gider.  

            Hayatı Hüsamettin tarafından ipotek altına alınmış Nejat, bir trapez üzerinde  yaptıkları  gösteride  ölümle  burun  buruna  gelir.  Anlatıcının  yaptığı  çıplak  kadın  resmi, Nejat’ın ilgisini çeker. Çünkü bu resmi eski sevgilisi Sehavet’e benzetmiştir.  Sonuçta Nejat ile tablodaki kadın Sehavet, cinsel ilişkiye girer. Ancak bunu gören  Hüsamettin, Nejat’a ve Sehavet’e silah çeker. Sehavet ölür, Hüsamettin tutuklanır.  Bunun düşsel bir olay olduğunu garson kadının cümlelerinden anlarız.  

     Romandaki  olaylar,  anlatıcının  ve  Müfit’in  hiç  tanımadıkları  bir  kadının  ruhundaki gezintisiyle devam eder. Erkekler Parkı’nda bu bilinmeyen kadını, ömür  boyu  bekleyen  erkekler  görürler.  Carlo’nun  berberinde  ise  insanın  gençliğini  gösteren aynalarla karşılaşırlar. Yolculukları Örümceğin Krallığı’nda son bulur. 

 

10-Elyazması Rüyalar (2000) 

Roman, bir türbede rüyaya yatan insanlarla başlar. Anlatıcı kadının hayat 

hikâyesi ile şekillenen kurguda rüyalarla birlikte anılar da birbirine karışır. Eray’ın  diğer  romanlarında  da  kullandığı  Şoför  Sulakyurtlu  Kazım,  bir  kitabın  sayfaları  ararsından fırlayarak anlatı dünyasına dâhil olur. Alfred Jarry'nin tiyatro eseri ‘Kral  Übü’ olduğunu iddia eden Kazım, kurguda düşselliği oluşturan kahramanlardandır. 

Anlatıcı, bir kitapçıda Tanrı Ciguri ile konuşmaya gider. Orada şair Rimbaud  ile Baudelaire’i eşcinsel insanlar olarak görür. İşkence Tiyatrosu’nun kurucusu ve  modern tiyatronun temellerini atan Antonin Artoud da tanrıyı dinlemeye gelenler  arasındadır.  

Çiğnediği  tohumlarla  rüya  ve  hayal  değiştiren  anlatıcı,  hayatı  boyunca  tanıdığı veya gördüğü tüm kadınları Kadınlar Locası denilen yerde bulur. Anlatıcıyı  sevmeyen kadınların toplandığı bu düşsü mekân kadını derinden etkiler. Bu düşsel  maceraları anlamlandırmaya çalışırken, Tanrı Ciguri, kadına ilginç bir defter verir.  Bu defter, anlatıcının anılarının ve hayatının yer aldığı bir anı defteridir. Defteri çantasından  düşüren  kadın,  geçmişini  de  bir  anda  unutur.  Anı  defterine  ulaşma  arayışı içinde maceralara sürüklenir. Defteri bulduktan sonra geçmişini, anılarını ve  hayatını yeniden kazanır.  

 

11- Ayışığı Sofrası (2000) 

Anlatıcının  arkadaşı  Aşo’nun  anıları  ile  başlayan  roman,  yedi  uyurların 

günümüze  gelişiyle  gerçeklikten  uzaklaşır.  Yedi  uyurlardan  Yemliha’nın  peşine  takılarak mağaraya gider ve orada diğerleriyle tanışır.  

  Geçmiş  yıllarda  yanında  çalışan  Karı  Şefik,  Şefik  Bey  olarak  farklı  bir  kimlikte  anlatıcıyla  karşılaşır.  Bir  süre  sonra  Aşo  ile  bedensel  değişim  yaşayan  anlatıcı, Karı Şefik’in bir sinek olduğunu görür.  

Yedi uyurların mağarasında Falcı Sibil’e bağırsak falı baktıran anlatıcı,  Ayışığı  Sofrası’nda bulunan tabaklarda tüm tanıdıklarını fark etmeye başlar. En başta bu  durum ona anlamsız gelse de tabaklardaki insanlarla konuşunca hayatının anlamını  kavramaya başlar. 

 

12-Aşkı Giyinen Adam (2001) 

Nazlı  Eray’ın  birinci  tekil  kişi  anlatıcı  kullanarak  yazdığı  bu  romanı,  

Mesnevi Sokaktaki Dürnev ablanın salonunda başlar. Tarot falı bakan Dürnev abla,  bu kâğıtları kullanarak geçmiş zamanlara döner. 1960’lı yıllara giderek ünlü şarkıcı  Eddie Fisher’i anlatı zamanına getirir. Geçmiş yıllara dönüş için tarot kartlarının yanı  sıra konuşan pişmiş koyun kellelerini de kullanır.  

Kartlardan çıkarak hayatını anlatan şarkıcı, ayrıldığı eşi Debbie Reynold’u,  Elizabeth  Taylor’u  ve  kendisini  iyileştirmek  isteyen  doktoru  Max’ı  da  kurguya  getirir. 

Başka  bir  tarot  falından  bir  kadın  ve  kapalı  bir  mektup  çıkar.  Kartları  toplarken aralarından yere düşen bir kupa kraliçesinden gelen ses anlatıcıya, Tunalı  Hilmi caddesinde bulunan bir antika dükkânına girmesini söyler. Antikacıdaki sarışın  bir  kadın  ona  geçmişini  anlatır.  Oturduğu  koltuğa  çocukluğundaki  şehir  hatları  vapuru birden yanaşınca şaşkına döner. Ancak bu vapurdan çıkan kişiler yazarın  anılarındaki kişilerdir.

Kartların arasından kırk altı yıl önce ölen iki yaşlı kadın çıkar. Kaniye Anne  ve  Hasbiye  Anne  isimli  iki  kadın,  bir  cinayete  kurban  gittiklerini  ifade  ederek  kendilerini öldüren emekli Albay Nurettin’in yakalanmasını isterler. Hayata yeniden  dönmek için çareler ararlar. Bir süre sonra eski bir arkadaşı olan Mihri ablanın  baktığı faldan Albay Nurettin fırlar. Ama arandığını anlayınca yeniden kâğıtların  arasına kaçar. 

Tarot kartlarının dışında çeşitli Beyinlerle yüklü üç kelle romanda yerini alır.  Bu kellelerle konuşurken anıları canlanır ve geçmişte tanıdığı kişiler yavaş yavaş  canlanarak düşsel dünyaya yerleşmeye başlar. Eray’ın pek çok eserinde kahraman  olarak yer alan şoför Kazım Efendi bu düşsel kahramanlardan biridir. Kazım Efendi  daha sonra Kaniye ve Hasbiye Annelerin hayata dönmesini sağlayan kişi olacaktır.  Bu yaşlı kadınlar, şoförün karın zarının arasına girip oradan dışarı çıkarlar. Kazım  Efendinin diğer kişiliği olan Kazıma da bu sırada ortaya çıkar. Kişilik bölünmesine  uğrayan  Kazım  Efendi,  bir  taraftan  da  hiç  anlaşamadığı  Kazıma  ile  uğraşmaya  devam eder.  

Üç Beyin arasında koşuşturmaktan yorulan anlatıcının en son birlikte olduğu  kişiler Frank Sinatra, Perry Como, Elvis Presley, Marliyn Monroe, Marlene Dietrich  gibi bir zamanların tanınmış sanatçılarıdır. Dürnev ablanın salonunda bir araya gelen  bu insanlar bir süre sonra ortadan kaybolurlar. Dürnev ablanın baktığı son faldan  elinde makas olan bir terzi çıkar. Terzi, kahramanların gözlerinin önüne parlak bir  kumaş serer ve bunun aşk olduğunu söyler. Kumaşı kesip aşkı giyinen adama smokin  dikmek ister. Anlatıcı, bu olayın üzerine bu büyülü kumaşı yakalamak ister. Ancak o  koştukça kumaş kendisinden uzaklaşır. 

 

13-Uyku İstasyonu (2002) 

            Yedi ay süresince İstanbul’daki bir hastanede bitkisel hayatta kalan annesini,  Yasunari  Kawabata’nın  Uykuda  Sevilen  Kızlar  romanındaki  kızlara  benzeten  anlatıcının acılarını işleyen bir romandır. 

            Sinop’ta  sislerin  içinde  annesiyle  konuşan  anlatıcı,  bu  sırada  zamanın  dışındadır. Saatini koluna takınca gerçek zaman döner. Mahmut Baba Türbesi’nde  annesi  için  dua  ederken  karşılaştığı  yaşlı  bir  adamla  çeşitli  mekânları  dolaşır.  Bursa’da yatalak Hamdullah Beyin evinde farklı bir aynayla karşılaşır. Bu aynada bulunan  vitesler  sayesinde  Hamdullah  Bey,  istediği  zamana  ve  yere  rahatça  ulaşabiliyordur. Anlatıcı, aynadan Sinop’u görür ve oradan annesiyle konuşur. Yaşlı  adam,  akşam  olunca  anlatıcıyı  Bursa’da,  Çekirge’de  bulunan  bir  kaplıca  oteline  götürür.  Bu  otelde  yaşlı  bir  kadının  verdiği  hapı  içince  derin  bir  uykuya  dalar.  Anlatıcı uyurken, onu seven erkek odaya gelir ve sabah olana kadar orada kalır.  

            Hamdullah  Beyin  aynasında  annesini  tekrar  gören  anlatıcı  dayanamaz  ve  aynadan  içeri  girmek  isteyince  orada  sıkışır  kalır.  Yaşlı  adam  kadını  aynadan  çıkardıktan sonra Antalya Kemer’de bulunan Phaselis kentine giderler. Bu antik  kentte   peri   kızlarının   oynadığı   Uyuyan   Güzel   balesini   izlerler.   Antalya’dan  Alanya’ya giderken bir muz ağacının doğum yaptığını gözlemlerler.  

            Kaplıca  oteline  geri  dönerler.  Otel  odasında  bir  kutunun  üstünde  duran  balerinin konuştuğunu gören kadın, uyuduktan sonra başına gelip saatlerce bekleyen  erkeğin kim olduğunu balerinden öğrenmek ister. Ancak balerin, karanlıktan dolayı  erkeğin kim olduğunu seçemez.  

            Hamdullah  Beyin  aynasından  İllüzyonist  Hans  Moretti’nin  gösterilerini  izlerler.  Karısını  hipnotize  ederek  uçuran  sihirbaz,  bir  anda  karısının  sahneden  uzaklaştığını görür. Kadın, iri gövdesiyle aynadan içeri geçer ve açık camdan dışarı  çıkar. Orhangazi tepesinde, bir türbenin üzerinde durunca halk, evliyanın dirildiğini  zannederek  telaşa  kapılır.  Karısını  aramak  için  gelen  Moretti,  bir  silah  patlatır,  dumanların arasında karısını da yanına alarak kaybolur.  

            Yaşlı adamla gittikleri Ömer’in Unutma Bahçesi çok farklı bir mekândır.  Buraya gelen insanların beden değiştirme gibi pek çok imkânı vardır. Anlatıcı da  beden değiştirmeyi tercih ederek Kim Bassinger olur. Bir süre bu bedenle dolaşsa da  bu değişikliğin annesinin hastalığını unutturmadığını görünce kendi bedenine geri  döner.  Bahçedeyken  bir  şehitten  aldıkları  ölümsüzlük  suyunu  Hamdullah  Beye  içirerek iyileşmesini sağlarlar.

 

14-Sis Kelebekleri (2003)  

            Romanda, dedesi Tahir Lütfi Tokay’ı Ankara, Sinop ve İstanbul’da arayan  Nazlı’nın düş dünyası temele alınır. Mamak çöplüğünde gördüğü Lokman, Nazlı’nın  siyasi hayatını ayrıntılarıyla bilir. Nazlı’nın kurultayda seçilememesinin nedenini sorgulamasını ister.  Melek Feriha da çöplükte Lokman’ın yanına gelir. Nazlı’ya ve  Firdevs Ana’ya gençlik hapları veren Feriha, insanları koruyan bir melektir. 

Sebati’nin trapeziyle Sinop’a uçarak giden anlatıcının dikkatini çeken mekân  Sinop Cezaevi olur. Çünkü dedesi bu cezaevinde yıllar önce yatmıştır. Kronik hepatit  hastalığı geçiren ve kortizon tedavisi gören Nazlı, yine Ankara’ya dönerek, Mamak  civarında gördüğü, okuma- yazma bilmeyen bir çingene satıcıdan kitaplar alır. Rıza  Nur’un, Mahmut Şevket Paşanın hayatını ele alan bu eserleri okuyan anlatıcı, bu  kitaplarla geçmişi hatırlar.  

Sinop Cezaevi’nde gezerken, dedesi Tahir Lütfi Tokay, 1910 yılından bu  güne gelir. Geçmişten gelen tek kahraman dede değildir. Firdevs Ana’nın rüyalarıyla  Rıza Nur anlatıya dâhil olur. Mahmut Şevket Paşa da Nazlı’nın arkadaşı Lale’nin  evine yaralı bir şekilde gelir. Sadrazamın geldiğini arkadaşıyla telefonla konuşunca  öğrenen Nazlı, Sinop’tan döner.  

 Nazlı, Feriha’ın verdiği gençlik haplarını içtikten sonra genç ve güzel bir  manken olan Helena’nın ve Kraliçe Marie Antoinetıe’in bedenine yerleşir.  

Bu olaylar yaşanırken kolundan saatini çıkaran Nazlı, Roberto Cavalli’nin  reklâm  filminde  oynamak  üzere  manken  Helena’nın  bedenine  girmiştir.  Ancak  filmde kullanılan yılan konuşur ve onun düşmanı olduğunu söyleyince, Nazlı seti  terk eder. 

Ankara’ya döndüğünde Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’yı iyileşmiş olarak  bulur. Lale’nin sadrazama aldığı ayakkabının dil çıkardığını fark eder. Bu ayakkabı,  aslında kendisine mecliste sarkıntılık eden eski bir belediye başkan yardımcısıdır. Her  defasında anlatıcıyı öpmek için dil döker. 

Sinop Cezaevi’nin duvarında beliren dev bir saat, ekran gibi görüntüler verir  ve Nazlı’nın zihninde yer alan pek çok insanı görmesini sağlar. Eski bir otelde Lale  ile  dolaşırken  çocukluğunu  görür.  Cezaevinin  eski  zamanlarından  bir  mahkûm  sevkıyatını  izler.  20.  yüzyılın  başlarında  cezaevinde  yatan  Sandıkçı  Şükrü  ile  karşılaşır. Sandıkçı Şükrü’nün “ Her şey bir rüya değil mi zaten?” cümlesiyle roman  son bulur.

 

15-Beyoğlu’nda Gezersin (2005) 

Roman, anlatıcının farklı bir zaman diliminde yaşadığını anlatan tasvirlerle 

başlar. Bir anda yaşlı bir adamla karşılaşan anlatıcı, Ankara, İstanbul ve Fethiye  arasında 1914, 1958 yılları ile anlatı zamanını kullanır. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi,  Sebilci Hafız Süleyman Efendi, Fethiye’de bir parkta heykeli olan Tayyareci Fethi  Bey gibi geçmişte yaşamış insanlar, anlatıcının hayal dünyasında yeniden hayata  dönerler.  

Evindeki televizyonda izlediği ilginç bir program, roman kahramanlarının  yavaş yavaş belirmesini sağlar. ‘Deli Saati’ programında psikolojik şikâyetleri olan  hastalar,   doktoru   arayarak   hastalıkları   ile   ilgili   sorular   sorarlar.   Romandaki  kahramanlarının  ortak  noktası,  hepsinin  de  bu  doktorun  hastaları  olmalarıdır.  Hastalar, programa telefonla bağlanarak ya da doktorun muayenehanesine giderek  dertlerini anlatırlar. Ancak doktor, sadece bir hap önererek hastaları başından savar.  Farklı  farklı  problemleri  dile  getiriyorlarmış  gibi  görünmelerine  rağmen,  bu  hastaların hepsi de kurguda yakın bir bağlantı içinde sunulur. Kahramanların ortak  noktası 1958 yılında ölen Madam Tamara’yı tanıyor olmalarıdır. Tamara’nın tuttuğu  günlük, bozacı Naki’nin eline tesadüfen geçer. Bozacıyla tanışan anlatıcı, Naki’nin  kendisini bu hayata verdiğini görür. Naki,  içine girdiği günlük sayesinde yeni bir  hayata başlamış olur. 

Geceleri saat onda TRT 2’de yayımlanan ‘Mazi Kalbimde Yaradır’ isimli  programın yapımcısı ve sunucusu Ulvi Ak da olaylara dâhil olur. Rumeli Han’da bir  kafede falcılık yapan Süleyman, insanların düşüncelerini ve hayallerini okuyarak  bunları  CD’lere  aktarır.  Beyoğlu’nda  bir  otelde  ölü  bulunan  Madam  Tamara’ya  Markız   Pastanesi’nde    rastlayan   yazar   anlatıcı,    anlatı   süresince   bu                cinayeti  çözümlemek için çabalar. Hatta Tamara’nın dünyasına girmek için, bu ölü kadınla  beden  değiştirir.  Şeyh  Küçük  Hüseyin  Efendinin  yardımlarıyla  geçmişi  öğrenen  anlatıcı, Eyüp Sultan sırtlarında ilginç iki karakterle karşılaşır: Arif ve Nazmi.  

Arif, psikolojik sorunları olan bir insandır. Yalnız başına hiçbir yere gidemez  ve her defasında yanına Nazmi’yi de alır. Hayatta yalnız başına kalma korkusuyla  yaşar.  

Bu olayları yaşayan anlatıcı, bir taraftan da Tayyareci Fethi Bey Parkı’nda  Şeyh Küçük Hüseyin Efendi, Sebilci Hafız Süleyman Efendi ve şehitlerle birlikte  mistik bir âleme dalar. Geçmiş ve bugün arasında sürekli gidip gelen anlatıcı, bu  kahramanlarla olağanüstü maceralar yaşar.

 

Kaynak:

Nazli Eray'in Roman Dünyasinda Düşsü ve Büyülü Gerçekliğin Kurgusu ile Fantastik Unsurlar-Yeliz Özge TOYMAN