Translate

Perşembe, Ekim 25, 2018

Yansıma Sözcükler (Türkçede kullanılan yansıma sözcükler)




Yansıma, ses ve ışık dalgalarının bir yere çarpıp geri dönmesi, aksetmesi demektir. Ancak Türk Dili ve Edebiyatı-Türkçe soruları içinde ses dalgalarının bir yere çarpıp dönmesi yansıma olarak kabul edilir. Işıkla ilgili yansıma (mesela parlama) kelimeleri kabul edilmez. Ses için de o sesin mutlaka çıkarılan bir ses olması gerekir. Bu tip sorularda çeşitli yollarla çıkan seslerin insan tarafından taklit edilip kullanılmasıyla ilgilidir. Canlı ve cansız varlıkların çıkardıkları sesleri yansıtan sözcükler yansıma sözcük kabul edilir. Hapşırma, rüzgarın uğultusu, camın kırılması, akarsuyun çıkardığı ses, hayvanların çıkardıkları sesler gibi... Örnek:

Doğa taklidi olan anlamsız sözcüklere “yansıma sözcük” denir.
Aşağıdaki cümlelerin hangisinde yansıma kökenli sözcük yoktur?A.    Dağlardan denizlere gürül gürül akıp gelen ırmaklarımız vardı.
B.    Kulağıma bir şey fısıldanıyor gibi geldi; uyandım, kimse yok.
C.    Buralarda dağdan taştan bereket fışkırıyor.
D.   Uzaktan duyduğu şangırtıyla irkildi.
E.      Arabanın sesini duyunca yola doğru koştu ve şoföre seslendi.
(Kaynak : http://www.sorukurdu.com/test-sorular/LYS-Anlam-Iliskilerine-Gore-Sozcukler-4760-3.html)



Yansıma kelimesi mecaz olarak kullanıldığında da; bir olayın, durumun etkilerinin, tesirlerinin bir yerde-insanda görünür hale gelmesi, ortaya çıkması demektir.

a.İnsanların çıkardığı seslerden türetilen yansıma sözcükler:
şak, şaklatmak, şaklamak, şakırtı
çıtlamak, çıtlatmak, çıt
hapşırmak, hapşırık, hapşu
horlamak, horultu, horr



b.Doğadaki varlıklara ait yansıma sözcükler:
şırıldamak, şırıltı, şırıl
gıcırdamak, gıcırtı, gıcır
çatırdamak, çatırtı, çatır

c. Nesne sesleri (Çeşitli cihaz ve araçlara ait yansıma sözcükler):
fıslamak, fıs, fısıltı, fısırtı
patlamak, pat
vınlamak, vın
bom
güm
zırlamak, zırıltı, zır, zırıl zırıl

c.Hayvanlara ait seslerden oluşturulan yansıma sözcükler:
miyav, miyavlamak
tıs, tıslamak
hav, havlamak
me, melemek
mö, möö, mölemek
cik, ciklemek
vızıl, vızıldamak


Yansıma sözcükler ikileme şeklinde kullanılabilir:
fokur fokur, tıkır tıkır, vızıl vızıl, çıt çıt, tısıl tısıl, şırıl şırıl...


Yansıma sözcükler yansıma anlamıyla cümlede kullanılmalıdır. Mecaz anlama gelecek şekilde kullanılırsa artık yansıma özelliğini kaybeder:

Ortaklık çatırdıyor. (Ortaklık bozulmak üzere)

"Şu dünya, güzelim dünya
Tıkır tıkır işliyor (Dünyadaki işler hiç aksamadan işliyor)
İnsanlar, insanlar, insanlar
Neden böyle çekişip durur
Aklım ermiyor."

“Ceylanlar sürü sürü kuzular ağıl ağıl
Irmaklar gürül gürül, dereler çağıl çağıl.”( Necati Cumalı)

“Onun da gözlerinden şıp şıp, iki damla yaş akar.” (S.Birsel)


Bazı yansıma sözcükler yansımadan türemlerine rağmen bir kavrama ad olabilir:
bomba (patlayıcı), çıt çıt (saça ekleme yapma), cırt cırt (bant), cızbız (ızgara), patpat (minik motor), civciv (tavuk yavrusu), dırdır (çok tekrarlanan söz), gırgır (minik süpürge), şakşak (tesbih)...

Yansımadan türemiş kelimelere örnekler ve cümle içinde kullanımı:
hapşırınca: Hapşırınca "Elhamdülillah" dedi.
horultu: Arkadaşımın horultusundan uyuyamadım ancak uyanınca horlamadığını iddia etti.
tıkırtı: Şose geçen atların ayak tıkırtılarını duyabiliyorduk.
çıtırtı: Ateşin çıtırtısı sessizliği bozuyordu.
cızır cızır: Çaydanlığın cızır cızır kaynaması epey sürdü.


Yansımadan türemiş diğer kelimeler:
gürlemek, gürüldemek, gürültü, gür
gıcırdamak, gıcırtı, gıcır
miyavlamak, miyav, miyavlayış
havlamak, havlayış, hav
melemek, me, mee
çatlamak, çat
tıslamak, tıs
fıslamak, fıs
agu, agulamak, agulayış
gak, gaak, gaklamak, gaklayış
üürü
vak vak, vaklamak
a iii, aii, 
mır mır, mırıldamak, mırlamak
vırak, vrak, vıraklamak
şılak, şlak
tak tak, taklatmak 
tık tık, tıklatmak
vrum vrum
daaa diii, dadi dadi
zır zır, zırlamak, zırıldamak
çuf çuf, çufçuflamak
bip bip, biiip, biplemek
ay ay, ayy
ohh, oh oh, oh
ahh, aah, ah ah
off, of of, oflamak
üff, üfflemek 
uff, uf uf
düt düt, düüt
ühhü ühüü
öhhö, öhöö
şak şak, şaklatmak, şaklamak, şakşakçı, şakşakçılık
şakırdamak, şakır şakır
ıngaa ıngaa, ıngaa
küt küt, kütletmek, küt
pat, patlamak, patlayış
güm, güm güm, gümlemek
hah hah ha
heh heh he
he he he
pırrr, pır pır
çat, çat çat, çatlamak, çatlayış
kırt, kırt kırt
çat, çatırt, çatırtı, çatırdamak, çatır çutur
muah muah, muah
muck muck, muck
bom, boom
uuu uu, uuu, vuu vuu
şıp şıp, şıp
şap şup, şapur şupur, şapırdamak, şapırdatmak
cırt, cırt cırt
cart, caart
cart curt
tıtıtı, tı tı tı
takır takır, takırdamak, takırtı
çağıl çağıl, çağıldamak, çağıldayış
şarıl şarıl, şarıldamak
hıçkırık, hıçkırmak
öğürmek
böğürmek
vıdı vıdı
dır dır, dırdır
gacur gucur, gacırdamak
bangır bangır
fosur fosur
çın çın, çınlamak
pıt pıt, pıtır pıtır, pıtırtı
mız mız, mızlamak, mızıldamak, mızıkçılık
gır gır, gırgır
hırgür, hır gür
pohpoh, pohpohlamak
pisi pisi
çiş çiş, çiş
cap cap, şap şap, cılp cılp
paldır küldür
pat küt, pata küte
hapır hupur
hüngür hüngür
mışıl mışıl
carta curta
patır patır
zart zurt
tan tun
tangır tungur
tıngır tıngır, tıngırdamak, tıngır mıngır
kıtır kıtır
kıkır kıkır, kıkırdamak, kıkırdayış
çın çın, çınlamak, çınlatmak
inlemek, inim inim, inletmek
viyaklamak, viyak
vıyaklamak, vıyak
ciyaklamak, ciyak ciyak, ciyak
uuu, uuuğ, uğultu, uğuldamak
şaldır şuldur
dan dun, dan dun etmek
kart kurt
fıkır fıkır

Liste uzatılabilir. Ne tür sesler yansıma olabilir? Kısaca şu tip seslerden yansıma sözcük oluşturulabilir:
Hayvan sesleri: Kedi, köpek, karga, kurbağa, tavuk - horoz, eşek, at, inek-öküz, ördek, serçe, güvercin sesleri...
Nesne sesleri: kapı sesi, fotoğraf makinesi çekim sesi, alarm sesleri, motor sesleri, saatin çıkardığı ses, telefon sesi, trenin sesi...
İnsan sesleri: Hapşırma, öksürme, sevinç ve üzülme nidaları, bebek ağlaması, yemek yerken çıkarılan sesler, ağlama-gülme sesleri, alkış sesi...
Doğa sesleri: Rüzgar-fırtına sesleri, suyun akış sesleri, gök gürültüsü, yağmur sesleri...


Yansıma sözcükler cümlede kullanılırken sözcüğün türü bakımından farklı görevler üstlenebilir. Kelimenin çeşidi nedir gibi sorularda yansımanın cümlede isim, sıfat, zarf, fiil, fiilimsi, ünlem oluşuna bakmak gerekir.

Hıçkırığım hiç geçmeyecek sandım. (İsim)
Çıtır kurabiye tercihimdir. (Sıfat)
Kedi miyavlıyordu. (Fiil)
Civcivler cik cik ötüyordu. (Zarf)
Tekerden bir ses duyduk: Fısss! (Ünlem)
Onun homurdanışlarına bakarsak işimiz zor. (Fiilimsi)

Yansıma sözcükler cümlede farklı görevler üstlenebilir:
Gürültü rahatsız etti. (Özne: Kim rahatsız etti?)
"Bileklerim çıtır çıtır ötüyor." (Zarf: Nasıl ötüyor?)
Bir fısıltı duydum. (Belirtisiz Nesne: Ne duydum?)
Kuzular meleşti. (Yüklem: Meleşti.)
Çıtırtıya uyandım. (Dolaylı Tümleç/Yer Tamlayıcısı: Neye?



Yansıma sözcükler yapım ve çekim eklerini alabilir. Aldıkları yapım ekine göre kelimeler isim, fiil, fiilimsi olabilir. Yansımadan türemiş fiil, yansımadan türemiş isim ve yansımadan türemiş fiilimsi örnekleri:

tık-ırtı: isimden isim yapan ek (isim)
hor-ultu: fiilden isim yapan ek (isim)
hapşır-ık: fiilden isim yapan ek (isim)
miyav-la-: isimden fiil yapan ek (fiil)
miyavla-mak-: fiilden isim yapan ek (fiilimsi)


Kırgız – Türk Dillerindeki Yansıma Sözcüklerden Oluşan İkilemeler adlı çalışmaya göre Divanü Lûgati’t-Türk’te geçen ikilemeler ve anlamları:
Takır takır: atın ayağından çıkan ses
Tikir tikir: takır takır’la aynı anlamda
Tükü tükü: köpek eniği/yavrusu
Karı kurı: kısrak çağırma nidası
Çiş çiş: çocukların çişi için kullanılan ifadeler
Kağ kuğ: kaz ötüşü
Kak kuk: kaz sesi
Buç buç: semürgek kuşu için yeme giderken
Badar badar: patır patır
Sart surt: fart furt/ayağın pabup içinde çıkardığı ses
Tap tap: vücudun çeşitli bölgelerine vurulunca çıkan ses
Tırt tırt: cart cart
Kart kurt: parmak çıtlaması
Zap zap: zıp zıp koşmak
Karç kurç: katır kutur yemek
Çab çab: şapır şupur
Şap şap: şap şap
Şap şap: şapur şupur
Sur sur: şarul şurul içmek
Kürt kürt: bir şey yerken kütür kütür çıkan ses
Kar kur: guruldamak
Çar çur: çar çur yemek
Buldur buldur: güldür güldür
Tus tus: elbiseye çabuk çabuk vurulunca ses
Çalk çulk: itince çıkarılan ses
Çars çars: vurulunca çıkan ses çat çat
Çat çat: çat çat bir şey düşünce çıkan ses
Çart çurt: her şeyin ufağı, döküntüsü
Çak çuk: odun kırılmasında çıkan ses
Çağ çuğ: çar çur
Çınğıl çınğıl: çingil çingil
Çıgıl tıgıl: sert şeyler birbirine vurulunca çıkan ses
Danğ dunğ: dan dun
Tonğ tunğ: katı bir sert yüzeye çarpınca çıkan ses
Tanğ tunğ: tan tan sesi
Tok tok: taşın taşın vurmasıyla çıkan ses
Şar şar: şiddetli yağmurda çıkan ses
Çik çik: keçiyi çağırmak için kullanılan ses
Çilik çilik: keçiyi çağırmak için kullanılır
Çök çök: deveyi ıhtırmak için kullanılan ses
Zak zak: koçları kışkırtma sesi
Çuh çuh: atı yürütmek için azarlamak
Kah kah: köpeği çağırma sesi
Tuşu tuşu: eşeği durdurmak için kullanılan ses
Tah tah: Salınınca şahini çağırmak için kullanılan ses
Hoç hoç: keçi güdülürken çıkarılan ses
Heç heç: atları gayrete getirmek için kullanılan ses
Uş uş: öküzü suvarmak için kullanılır
Op op: eşeğin ayağı kayınca kullanılır
Çür çür: süt sağılırken kabın çıkardığı sesi anlatır
Cur cur: deve sağılırken kabın çıkardığı sesi anlatır
Kars kars: el çırpınca çıkan ses
Kur kur: karın gurultusu
Çigir çigir: ekmeğin içindeki taşın dişe denk geldiğinde çıkan ses için
Şel şül: umutsuz, yöntemsizliği ifade için
Kiyim kiyim : uyuşukluk için kullanılan ses
Müngüz müngüz: bir çocuk oyunu ve bu oyunda kullanılan ses
Ötüş ötüş: oyunda arkadışını it anlamında
Tama tama: damlaya damlaya
Bart burt: aniden her yandan tutmak
Axsak buxsak: topal ve çolak
Buldur buldur: güldür güldür
Çınğıl çınğıl: gemin çıkardığı ses
Tap tap: vücudun çeşitli bölgelerine vurulunca çıkan ses
Tus tus: elbiseye çabuk çabuk vurunulanca çıkan ses                    
Çab çab: şapur şupur
Şap şap: şapur şupur
Badar badar: patır patır
Kur kur: karın gur guru





Çarşamba, Ekim 24, 2018

Tereke, muhallefat defterleri nedir?




Eski Türklerde ve birçok toplumda ölenin eşyasıyla gömülmesi bilinen bir gerçektir. Ancak her toplum ölenin eşyalarını gömmez veya bir kısmı gömülecek cinsten olmaz. Mesela eşyaları gömme adeti olmayan Osmanlı Devleti’nde ölenin eşyaları, geride bıraktığı taşınır ve taşınmaz nitelikli mallara ne oluyordu; ölenin eşyaları ne yapılıyordu?

Osmanlı Devleti’nde taşınır ve taşınmaz her türlü eşyanın listesinin tutulduğu defterlere tereke veya muhallefat denirdi. Resmi bir belge niteliğindeki bu defterlerde, Osmanlı Devleti hukuk hiyerarşisi içinde kadı veya yoksa görevlendirdiği kassamlar tarafından vefat edenin malları tespit edilip kayıt altına alınırdı. Mirasçılara da bu işlemlerden sonra miras pay edilirdi.

Vefat edenin kullandığı eşyalar başta olmak üzere kaydedildiği muhallefat/tereke defterleri; toplumun yapısı, ekonomik durumu, insanların günlük yaşamı gibi konularda önemli bilgiler içerir. 

Ölen kimseden kalan mal, mülk, eşya anlamınaki ilk kelime terekedir. Kelimenin çoğulu da terekattır. Halk ağzında tahıl ürünleri anlamıyla kullanılır. Halk ürünlerini sattığı pazara da tereke pazarı denir.

Diğer kelime de muhallefattır. Muhallef kelimesinin temel anlamı “ölmüş kimsenin geride bıraktığı”dır. Mal veya para olabilir ve bunlara emval-i muhallefe denir. Ölen bir adamın dul karısı için de “muhallefe” ifadesi kullanılır. Kelime sonuna gelen –at eki de çoğul ekidir.

Mesela bir yeniçeri öldüğünde onun eşyalarının zaptı ve beytülmale (Devlet hazinesi) kaydı için yayabaşılar (Osmanlı’da sürekli-ücretli görev yapan Yeniçeri Ocağı’nda askerlerin yaya ortaları için kullanılan unvan, rütbe) memur ediliyordu. Mirasa sahip çıkacak kimse olmadığında veya varis çıkana kadar vefat edenin malı satılıyor, gelir de mirasçıya veya beytülmale muhallefat akçesi / tereke bedeli olarak kaydediliyordu. Muhallefat memuru veya kadı’nın mirasçı için veya mirasçısı olmayan için vefat edenin emvalinin kaydedildiği deftere de muhallefat defteri deniyordu.

Bu işlerin takip edildiği daireye muhallefat kalemi, burada çalışan kişiye /  kâtibe de muhallefat halifesi, kalan malı mirasçılar arasında İslam dininin kurallarına göre (şeriat) taksim / pay edene kassam; ölenin mallarını paraya çevirme işine bakan kişiye de muhallefat memuru deniyordu.

Burada bilinmesi gereken diğer husus da ıskat/iskattır. Kelime anlamı yok etmek, düşürmek, silmek, hükümsüz bırakmak olan ıskat, dini bir vecibe olarak yapılır. Vefat edenin farz ve vacip ibadetlerindeki eksiklerden kurtulması için fidye (kurtuluş parası, bedeli) verilerek o borçlardan kurtulması işlemi olarak bilinen ıskat, ölenin yakınları tarafından sadaka verilerek yapılırdı buna da ıskat akçesi denirdi. Yapılan işleme “ıskat etmek”, kendisiyle ıskat yapılan fakire de “ıskatçı” denirdi. Miras da; kassamın alacağı para, ölenin kusur, noksan, eksikliklerinin affı, cezalarının bağışlanması amacıyla verilen fidye-ıskat masrafları, vefat edenin yıkanması-kefenlenmesi (teçhiz-tekfin) ve tereke toplamından düşüldükten sonra mirasçılara taksim edilirdi.



Pazar, Ekim 21, 2018

Medyun-u şükran ne demek nedir? (medyun-ı şükran)




Medyun-ı şükran, medyunuşükran, medyunışükran veya medyun-u şükran Farsça kurallara göre oluşturulmuş bir tamlamadır. Temel anlamı "Şükran borçuluyuz, teşekkür borçluyuz"dur. Deyn borç almak, borçlanmak demektir. Medyun kelimesi ise bu kelimenin ism-i mefulüdür. Anlamı da borçlu, borcu olan, vereceği olandır. 


Şükran kelimesi de iyilik bilmek, minnettarlık, teşekkür anlamlarında kullanılır. Zıt anlamı küfran'dır. Yani kendine verilen nimeti görüp takdir edemeyen, yapılan iyiliği unutan, iyilik bilmeyen, nankörlük anlamlarında kullanılır. Zaten bu kelimenin ism-i faili kafir de gerçeği örten, inkar eden demektir. Daha özel anlamıyla da Allah'ın varlığını Hz. Muhammet'i peygamberliğini ve Kuran-ı Kerim'i inkar eden demektir.


İki kelime birleşerek medyun-ı şükran tamlamasını oluşturur. Kısaca muhataba, "Yaptığınız iyilik için size teşekkür ediyoruz, size minnettarız." anlamında kullanılır.

Mostarlı Hasan Ziyai de medyun'u borçlu anlamıyla şöyle kullanır:

Benim canan yoluna akıbet can vermedir borcum
Halas et deynden alemde her medyun-ı ya Deyyan (Mostarlı Hasan Ziya Divanı)

(Ey Hesaba Çeken-Allah, benim borcum sonunda Sevgili yoluna can vermektir ve sen alemdeki her borçluyu borcundan kurtar.)



Medyun olmak da kendini borçlu hissetmek anlamındadır. Mesela Kani mecliste hizmet eden saki için medyunluğu (yapılan iyiliğe karşı kendine borçlu hisseden, teşekkür borcu olan) şöyle ifade eder:


Kalırsa böyle bezm-i ayş-ı işret der dem amade
Senin ben ruz-ı mahşerde dahi medyunınam saki (Kani Divanı)

(Saki, yeme içme meclisi böyle her zaman emrime amade olursa ben senin mahşer gününde bile medyunun olurum.) 

Kısaca medyun-ı şükran; teşekkürü, minneti, şükranı ifade etmek için için kullanılan bir ifade, bir tamlamadır.





Pazar, Ekim 14, 2018

Recez nedir, özellikleri nelerdir?


Recez nedir, özellikleri nelerdir?

Halil bin Ahmed'in aruzdaki sistemine göre müctelibe adlı üçüncü dairenin üç bahirinden hezec, recez ve remel arasında yer alan yedi harfli tefilelerden oluşan recezin kelime anlamı titreme demektir. Develerin ayağa kalkarken titremesine sebep olan recez de illet ve zihaf kurallarına çok defa maruz kalması sebebiyle bu ismi almıştır.
Müzik ve şiirle alakalı bir terim olan recez aynı zamanda Arapların kasid, remel ve recez diye bilinen belirli konulara ayrılmış şiir şeklinin adıdır.
Arap halk şiirinin başlangıcı kabul edilen recezler; çarşı-pazardaki günlük konuşmalar, devecilerin ezgileri, savaş meydanı atışma-sataşma-meydan okumaları, kadınların savaşanları teşvikleri ve savaşanlara serzenişleri, çocuk oyun-şarkı-ninnileri dile getirmek için kullanılmıştır.
Bu halleriyle vezinsiz ve secili olan recezler, Cahiliye döneminde çeşitli ilhamların, irticali konuşmaların ifade şekli olarak kullanılmış ancak çok azı günümüze ulaşmıştır.
En eski nazım biçimi Kasid gibi 7. yüzyıldan itibaren uzun şiirlerin söylenmesinde kullanılan recez kasidelerine urcuze, şairine raciz denmiştir. Ağleb el-İcli (ölümü 642) ilk raciz, Accac (ölümü 715-716) ve oğlu Ru'be (400 beyitlik urcuzesi var.) en meşhur racizler olmuştur.
Abbasiler döneminde didaktik fıkra, tarih, hikaye, belagat, aruz, sarf-nahiv, hadis terimleri, siyer, akaid, fıkıh ve çeşitli bilimsel mevzular recezle anlatılmıştır. Her beyti kendi içinde kafiyeli ve bağımsız olan recezlere müzdevice-çift-müzdevic şiir denmiştir. Bu form aa, bb, cc, çç, dd, ee... şeklinde kafiyelenen mesnevilerin doğuşuna zemin hazırlamışıtr. Recez kafiye şeması şöyle olabilir:

…………………………………….a
…………………………………….a

*

***********************


…………………………………….b
…………………………………….b


*

***********************


…………………………………….c
…………………………………….c

*

***********************


…………………………………….a
…………………………………….a

*

***********************

…………………………………….d
…………………………………….d

*

***********************


…………………………………….a
…………………………………….a


İbnül Hebbariye'nin 2000 beyit, İbn Abdürabbih'in 445 beyitlik, Numan bin Muhammed'in 2375 beyitlik, İbnül Mu'tezz'in 420 beyitlik urcuzesi vardır.
Ayrıca, aslı dört “Müstef’ilün, Müstef’ilün, Müstef’ilün, Müstef’ilün” veya “Müfteilün, Müfteilün, Müfteilün, Müfteilün” oluşan ancak müstef’ilün, mefâilün, fâilün cüzlerinin farklı sıralanışlarına göre on beşe yakın şekli olan aruz bahrinin de adı olan recez, bu bahirle yazılmış şiirler için de kullanılır.

Çarşamba, Ekim 10, 2018

Müfred/Müfret Nazım Şekli, Yapısı ve Örnekleri




Divan Edebiyatı nazım şekillerinden biri olan Müfred/Müfret, tek beyitlik, başka beyitlerle bağı olmayan ve mısraları arasında kafiye bulunmayan nazım şeklidir. Mehmet Kaplan tek beyitten oluşan şiirleri müfret kabul eder. Kaya Bilgegil ise iki mısralık ve musarra (kafiyeli) olacağını vurgular.

Müfred nazım şekliyle yazılan ancak beyitleri arasında kafiye bulunmayan müfredlere örnekler:

Adli'den (2. Bayezid) Müfredler

fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün
Pây-mâl itme çünki yakdun oda  a
Gizlidür gönlüm içre nâr sakın    b

 ...

fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün
            Hoş bilür mihr ü vefâ kâ’idesin yâr velî    a
            ‘İtibâr olmaya ol ‘ilme ki gelmez ‘amele  b





Nedim: Hayatı, Sanatı, Eserleri (1681-1730)

Nedîm (نديم) (d.1681- ö. 1143/1730): Aşk, Eğlence, Neşe ve Zevk Şairi

Yine tenhâ elime girdi hele cananım
Bûs edince lebini ağzıma geldi cânım
Gece yıldız sayar iken bu dil-i nâlânım
Doğdu nâ-gâh güne; gibi meh-i tâbânım


Nedim, İyi Bir Eğitim Aldı
Asıl adı Ahmed olan Nedim, İstanbul’da 1681 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Babası Kadı Mehmed Efendi, annesi Karaçelibizadelerden Saliha Hatun, dedesi Merzifonlu Mustafa Muslihüddin Efendi’dir. Dedesi çirkin lakapları yüzünden Mülakkab Mustafa Efendi olarak şöhret bulunca Nedim’e de bazen “Mülakkabzade” denmiştir. İyi bir eğitim alan Nedim; devrinin ilimlerini ve Arapça-Farsçayı öğrenmiştir. Eğitimini tamamlayınca Şeyhülislam Ebezade Abdullah Efendi’nin de bulunduğu bir heyetin imtihanıyla hariç medresesi müdderrisi oldu.

Hamisi Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Mesleği Müderrislik
Lale Devri’nde (1718-1730) devlet adamlarına kasideler sunarak 3. Ahmed (1703-1730) döneminde şiirleriyle tanınmaya ve saraya çevresine girmeye başladı.  Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın faaliyetlerine kıta ve kasideler yazıp tarih düşürünce o da Nedim’in hamisi oldu. İbrahim Paşa’nın hafız-ı kütübü ve heyetlerinde tercüman olarak çalışan Nedim, 1726’da Mahmud Paşa Mahkemesi naipliğine atandı. 1727’de Molla Kırimi, 1728’de Nişancı Paşa Atik Medresesi 1729’da Sahn-ı Seman Medresesi müderrisi oldu.

Nedimane Gazeller
Nefi’nin kasidenin, Nabi’nin gazelin büyük temsilcisi olduğu bir dönemde “Nedimane” bir gazel tarzıyla kendini kabul ettiren Nedim; şiirinde güzel bir Türkçeyle içki ve eğlenceyi anlatmıştır. Lale Devri’nin Üslubunun, dili kullanmadaki ustalığının farkında olan ve kendine güvenen şair şiirine mahlas koymayı bile gerek görmez:

Ma‘lûmdur benim sühanım mahlas istemez
Fark eyler anı şehrimizin nüktedanları

İyi Bir Dil İşçisi: Nedim
Dil işçiliğindeki titizliği, aruza hakimeyeti, kafiye-rediflerdeki ustalığı, konuşma diline hâkimiyeti onun musammat, gazel ve şarkılarının günümüze kadar bestelenmesini sağlamıştır. Lale Devri Opereti için Muhasipzade Celal, Nedim’in 28 şiirini bestelemiştir. Enfi Hasan Ağa onun şiirlerini besteleyen başka bir bestekârdır.

Üslup ve İfadede Mahallileşme
Necati Bey ve Ahmet Paşa’nın başlattığı, Baki ve Şeyhülislam Yahya’nın zirveye taşıdığı mahallileşme/yerlilikte 18. Yüzyılda Nedim bayrağı devr almıştır. Halk şiiri ve Divan şiirin üslup ve ifadede yakınlaşması, gerçek hayattan alınan kelimelerin şiirde kullanılması şeklinde anlaşılabilecek mahallileşme cereyanı Nedim ayrıca heceyle yazdığı iki koşmayla katılmıştır.

Aşk, Zevk, İçki, Eğlence, Göksu, Sadabad…
Nedim birçok şaire nazire söylemiş, birçok şair de Nedim’in şiirlerini tanzir etmiştir. Lale Devri’yle bütünleşen şairin şiirlerinde Sadabad’, Göksu Deresini ve oradaki eğlenceleri görmek mümkündür:

Göksu bir nâ-hoş havâ şimdi Çubuklu pek zihâm
Sevdiğim tenhâca çekdirsek mi Sa'd-âbâda dek
Ey şûh Nedîmâ ile bir seyrin işitdik
Tenhâca varup Göksuya 'işret var içinde
Çubuklu Göksu sair gûşe gûşe müntezihler hep
Zamân-ı devletinde oldu her biri cihan-pîrâ


Çekdirüp pek seheri doğruca Sa'd-âbâda
Tutayım zinde iken cennet-i a'lâda makam

Varayım hâk-i tarab-nâkine yüzler süreyim
Bir gün olsun alayım bari felekden bir kâm

Havzdan kevser-i pâkîzeyi nûş eyleyeyim
Kasrdan bûy-ı cinânı edeyim istişmâm

Iyd ola fasl-ı bahar ola da Sa'd-âbâdın
Zevkini eylemeyim sıhhat olur bana haram

Lale Devri Bitti, Nedim Öldü
Dedesi linçle öldürülmüştür. Hassas bir aile ortamında büyüyen Nedim’in karakterinde sürekli bir korku kalmıştır. Ölümüyle ilgili rivayetlerden birinde şairin illet-i vehimeden kurtulmak için içki ve afyon kullandığı bu yüzden titreme hastalığından öldüğüdür. Diğer rivayet ise Patrona Halil İsyanı sırasında korkudan çıktığı damdan düşerek öldüğüdür. Kesin olan 1730’da 49 yaşındayken öldüğüdür. Sekban Ali Paşa Medresesi müderrisiyken öldüğü bilinen Nedim’in kabri Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı Miskinler Tekkesi bölümündedir.



Nedim’in Eserleri

Divan: Türk Tarih Kütüphanesi arşivindeki 1736 tarihinde istinsah edilmiş en eski nüshasının yanında farklı yerlerde 45 civarında nüshası vardır. Muhsin Macit divanın bütün nüshalarından tenkitli bir doktora metni ortaya çıkarmıştır. Eserde 166 gazel,  44 kaside, 80 sekiz kıta, 33 murabba, 23 müfred ve matla, 11 rubai,  3 mesnevi, 2 müstezad, 2 koşma, 2 mütekerrir müseddes, 5 tahmis, birer tane tardiye, muhammes, terkib-i bend, terci-i bend bulunur. Ayrıca 5 Arapça 39 Farsça şiir Divan’da yer alır.


Sahâifü’l-ahbâr: Lale Devri’nde kurulan tercüme heyetinde bulunan Nedim, Derviş Ahmed Efendi’nin Camiu’d-Düvel adlı Arapça eserin Türkçeye aktarılmasında bulunmuştur. Eser İbrahim Paşa’ya sunulmuştur.

Aynî Tarihi: Eser, Nedim’in de içinde bulunduğu komisyon tarafından çevrilmiştir. Eserin orijinali Bedreddin el-Aynî’nin ʿİkdü’l-cümân’ı dır ve İslam tarihini anlatır.


Şehid Ali Paşa’ya yazılan bir mülemma dilekçe, İzzet Ali Paşa’nın şaka yollu cevabına verilen mensur cevap, Safai Tezkiresi’ne takriz ve Münşeat-ı Aziziye’de kime yazıldığı belli olmayan bir mektup da Nedim’e aittir.

Nedim'in İstanbul Kasidesi


Pazartesi, Ekim 08, 2018

Baki'nin Hayatı, Sanatı ve Eserleri

Sultanu’ş-Şuara Baki’nin Hayatı, Sanatı ve Eserleri 
(Bâkî (باقي) (d. 1526-27?-ö. 1008/1600))

Çocukluğu, Eğitimi ve Arkadaşları
1526/7’de İstanbul’da doğan Bâkî mahlaslı Mahmud Abdülbaki’nin babası Fatih Camii müezzini Mehmed Efendi’dir. Fakir bir ailenin çocuğu olan Baki, gençliğinin ilk yıllarında bir görüşe göre saraç (At takımları, eyer ve koşum yapan veya satan kimse) çırağı diğer bir görüşe göre serraclık (cami kandillerinin yakılması ve bakımı) yapmıştır. Sonrasında medresede Karamanizade Mehmed Efendi’den ders alan Baki’nin okul arkadaşları Nevi, Üsküplü Valihi, Edirneli Mecdi, Hoca Sadeddin, Karamanlı Muhyiddin olmuştur. İlim öğrenmenin yanında Zati gibi şairlere nazireler yazan Baki, nokta ve çizgilere bakarak Beyazıt Camii’nde remilcilik/falcılık yapan Zati’nin sanat muhitine sık sık uğramıştır.

Baki’nin Kasideleri ve Kariyeri Başlıyor
Hocası Karamanizade Mehmed Efendi için yazdığı “sünbül” kasidesiyle kendini edebiyat dünyasına kabul ettiren Baki, 1552’de Süleymaniye Medresesi’nde ders veren Kadızade Şemseddin Ahmed Efendi’den ders aldı. 1555’te Nahcıvan seferinden dönen Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği kasideden sonra bina eminliği yapan Baki, 1556’da Halep’e kadı olan hocasıyla gitti ve kadı naipliği (vekilliği) yaptı. Burada hocasına “raiyye”, Halep Beylerbeyi Kubad Paşa’ya “hilal” kasidesini sunan Baki, Mecmau’l Havas tezkiresi yazarı ve Şah Abbas’ın kütüphanecisi Sadıki-ı Kitapdar’la yakınlık kurdu.

1560’ta hocası Halep kadılığından istifa edince o da hocasıyla İstanbul’a döndü. Konya’da Şeyhülislam Ebussuud’un Şam’a kadı  olan oğlu Mehmed Çelebi’ye “nuniyye” kasidesini sunan Baki, ondan aldığı mektup ve Ebussuud’a sunduğu “lamiyye” kasidesiyle saray çevresine yaklaştı. Sonrasında Sadrazam Rüstem Paşa’ya, Filibeli Şeyh Mahmud’a (Baba Efendi) ve Rüstem Paşa’nın ölümüyle yerine geçen Semiz Ali Paşa’ya kasideler sundu. 1561’de danişmend (kadı yardımcısı/kıdemli medrese öğrencisi), iki sene sonra mülazım (müderrislik öncesi stajyerlik) ve 1564’te 25 akçeyle müderris oldu.

Şeyülislamlığa Giden Yol: Kazaskerlik
Rumeli kazaskeri Hamid Efendi bu atamayı usulen reddederken padişahın fermanıyla Silivri Piri Mehmed Paşa Medresesine 30 akçeyle atamayı kabul etmek zorunda kaldı. Baki, hemen birkaç ay sonra Murad Paşa Medresesi’ne nakledilince burada Kanuni’ni şiirlerine nazireler yazdı ve ona kasideler sundu. Kanuni de ona Keşşaf, Hidaye ve Ekmel kitaplarının birer nüshasını hediye etti. Baki’nin maddi-manevi zenginleştiği bu yıllarda 1566’da önce babasını hacda, hamisi Kanuni’yi Zigetvar’da (Sigetvar) kaybetti.

Kanuni’nin Ölümü: Baki’nin Yükselişi Başlıyor
Kanuni’nin ölümü üzerine meşhur mersiyesini yazan (Kanuni Mersiyesi) Baki, mersiyenin son bölümüyle 2. Selim’den (1566) cülusiye (yeni tahta çıkan padişahın dağıttığı bahşiş/ler) aldı. Baki caizeyi (armağan, bahşiş, hediye) yetersiz bulurken Murad Paşa müderrisliğini de kaybetti. 1569’da Mahmud Paşa, 1571’de Eyüp Medresesi müderrisliklerine kadar saraydan uzak kalan (mazuliyet) Baki, münşeat sahibi Feridun Bey aracılığıyla Sokullu Mehmed Paşa’nin himayesine girdi. Padişahın gazelerini tahmis ve tanzi eden ve ona kasideler sunan Baki bunun karşılığın 1573 Sahn (Saray) ve 1575 Süleymaniye (3. Murad dönemi) müderrisliğiyle aldı. Baki’nin 2. Selim yerine oğlu 3. Murad’ı tercih ettiğini ima eden bir gazelle 3. Murad’ın hışmına uğramasında şairi dostları kurtardı. Şiirin Nami’ye ait olduğu beyanıyla dostları şairi kurtarırken, kayıtlar şiirin Baki’ye ait olduğunu ortaya koymuştur. Baki, 1571 Edirne Selimiye, 1579 Mekke kadılığı (1000 altın terakkiyle-önceki görevindeki başarısından ötürü verilen para), 1584 ve 1586 İstanbul kadılığı (1585 azil) ve 1586-1588 yılları arası ve 1591’de yeniden Anadolu Kazaskeri oldu. Mekke’de tercüme ettiği “El-İʿlâm fî ahvâli beledi’llâhi’l-harâm” adlı eseri padişaha takdim eden ve “Muradi” mahlasıyla şiirler yazan padişahın şiirlerine nazire yazan Baki bu yıllarda zaman zaman aziller yaşasa da çoğu zaman saraya yakın yaşadı.

Şeyhülislamlık Yolunda
Bazı kadıların şikayetleri ve Şeyhülislam Bostanzade Mehmed Efendi’nin Baki aleyhine küfür ve rüşvet iddiaları karşısında padişahın hocası Sadeddin Efendi’ye başvuran Baki, Bostanzade’nin yerine geçmek istediyse de 1592’de  Rumeli Kazaskeri olabildi ve buradan emekli edildi. Çok istediği şeyhülislamlığa ulaşamayan Baki, 3. Mehmed’in 1594’te tahta geçişiyle padişaha sunduğu kasidelerle tekrar Rumeli Kazaskeri oldu ama Şeyhülislam Bostanzade’nin müdahalesiyle 1595’te tekrar görevden alındı. Sadrazam Hadım Hasan Paşa’nın vezirazam oluşuna kadar üç yıl kaside sunup görev bekleyen Baki, 1598’de üçüncü kez Rumeli Kazaskeri oldu. Şeyhülislamlığı da mektep arkadaşı ve padişahın hocası Hoca Sadeddin Efendi’ye kaptıran Baki, hamisi Hadım Hasan Paşa’nın idamıyla ümitsizliğe düştü ve aynı yıl istifa etti. Bir yıl sonra ölen Sadeddin Efendi yerine Sunullah Efendi’nin tayiniyle tamamen yıkılan Baki, 1600’de öldü. Cenazesini Sunullah Efendi Fatih Camii’nde kıldırdı ve naaşı Edirnekapı’da mezara verildi.

Baki’nin Şöhreti: Sultanu’ş-Şuara
Yaşadığı dönemde zorluklar yaşasa da hep el üstünde tutulan Baki, şairlikte ve devlet makamlarında şöhreti yakalamış bir insandır. Devlette “şeyhülislam” olamayan Baki, şiirde “sultanu’ş-şuara” unvanıyla anılmıştır. Türkçeyi aruza uydurmak için imale ve zihafı (hece uzatma ve kısaltma) asgariye indirip şiirde söyleyişi zirveye taşıyan şair, hızlı yükselişinin etkisiyle çağdaşlarının hicivlerine konu olmuştur. Kasideleriyle şöhret bulmuş ancak gazelleri bir o kadar başarılı bir şair olan Baki, aşk-içki-eğlence-zevk meclislerinin tercümanı olmuştur. Tevhid, münacaat, na’t gibi dini-tasavvufi temalı şiirlere Divan’ında yer vermeyen Baki; İstanbul’u, doğayı, devrinin zenginliğini, yaşadığı cemiyetin canlılığını büyük bir başarıyla yansıtmıştır. Sohbeti hoş, nüktedan, şen-şakrak, dürüst ve iyiliksever olarak bilinen şairin Şeyhi mahlaslı Şeyh Mehmed (ö.1630) ve Faizi mahlaslı Abdurrahman (ö.1666) adlı müderris ve kadı olan iki evladı vardır. Eğlenceye de düşkün olduğu bilinen Baki’nin Fatih Yeni Nişancıpaşa’da mescidi ve mahallesi vardır.




Baki’nin Eserleri


Divan: Kanuni’nin isteğiyle tertip edilmiştir. Şiir yazdıkça esere ilave eden Baki’nin bu eserinin çok sayıda nüshası mevcuttur.
Fezâilü’l-cihâd: Eser, Muhyiddin Ahmed b. İbrâhim’in Meşâriʿu’l-eşvâk ilâ mesâriʿi’l-ʿuşşâk adlı Arapça eserin tercümesidir. 1567 Sokullu Mehmet Paşa’nın emriyle yazılan eser cihadın faziletlerini anlatır.
Meâlimü’l-yakın fî sîreti seyyidi’l-mürselîn: Bir siyer kitabı olan eser, Şehâbeddin Ahmed b. Hatîb el-Kastallânî’nin el-Mevâhibü’l-ledünniyye bi’l-minahi’l-Muhammediyye adlı siyerinin tercümesidir. Şair eseri Sokullu’nun isteğiyle çevirmiştir.
Fezâil-i Mekke: Sokullu Mehmed Paşa’nın emriyle çevrilen bir başka kitaptır. 16. Asır Arap müellifi Kutbüddin Muhammed b. Ahmed el-Mekkî’nin el-İʿlâm fî ahvâli beledi’llâhi’l-harâm adlı eserinden tercüme eden Baki, Mekke’de kaldığı yıllarda eseri çevirmiştir. Mekke’nin tarihi, faziletleri, Osmanlı sultanlarının Kutsal Topraklardaki hayratlarından bahseden eser, güzel bir Türkçeyle kaleme alınmıştır.

(Kaynak: İslam Ansiklopedisi-Mehmet Çavuşoğlu)

Cuma, Ekim 05, 2018

Fuzuli'nin Hayatı, Sanatı ve Eserleri






Fuzûlî’nin Hayatı, Sanatı ve Eserleri (d.1483 - ö. 963/1556)


Doğumu ve ailesi
Babasının adı Süleyman olan Fuzuli’nin asıl adı Mehmed’tir. Fuzuli-i Bağdadi denmesinden hareketle Bağdatlı olduğu yazılsa da Hille, Kerbela ve Necefli olduğunu düşünenler vardır. Doğum tarihi 1483 olması yüksek ihtimal olan Fuzuli’nin Akkoyunlu Türkmenlerinin Bayat boyundandır.

Mahlası
Şair kendine mahlas seçerken bütün mahlasların farklı şairler tarafından kullanıldığını görmüş ve kimsenin kullanmayacağını düşünerek kendine “gereksiz şeyler söyleyen, lüzumsuz, her şeye burnunu sokan” gibi anlamlara gelen “Fuzuli” mahlasını seçmiştir. “Fuzuli” kelimesinin ikinci anlamı ise “faziletli, erdemli, üstün, yüce” gibi anlamları vardır. Şair mahlas alırken bile aslında şairliğini konuşturmuştur denebilir. Farsça divanın önsüzünde mahlasıyla ilgili şöyle demiştir:
“Şiire başlarken günlerce bir mahlas almak yolunda düşündüm. Seçtiğim mahlasa bir müddet sonra bir ortak çıktığı için bir başka mahlas alıyordum. Nihayet benden önce gelen şairlerin ibareleri değil mahlasları kapıştıklarını anladım. Karışıklığı ortadan kaldırmak üzere Fuzûlî mahlasını seçtim. Bu adı kimsenin sevmeyeceğini ve bu sebeple almayacağını tahmin ettiğim için adaşlık endişesinden kurtuldum. Ayrıca ben, Allah’ın inayetiyle bütün ilim ve fenleri nefsinde toplamış bir insan olarak geçiniyordum. Mahlasım bu amacı da içine alır.”

Fuzuli’nin Eğitimi ve Şiire Bakışı
Arapça ve Farsça’yı o dillerde şiir başarılı şiirler yazacak kadar iyi bilen Fuzuli, Âzerî şair Habibi’den etkilendiği düşünülmektedir. Tefsir, hadis gibi dini ilimlere de hâkim olan Fuzuli, gençliğinde içindeki sanat arzusunu bastırıp ilimle uğraştığını kendisi ifade eder. Fuzuli şiirin ilim/bilim temeli olmadan yazılmayacağını ifade etmiş ve bunun temelsiz duvar yapmaya benzeyeceğini Türkçe divanında belirtmiştir: “İlimsiz şiir esası yok dîvar olur ve esassız dîvar gāyette bî-i‘tibâr olur.”

Fuzuli’nin Padişah, Paşa ve Valilerle İlişkileri
1508’de Şah İsmail Bağdat’ı aldığında gözde ve genç bir şair olan Fuzuli, 1534’te Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat alışını şöyle ifade etmiştir ve tarih düşürmüştür: “Geldi burc-ı evliyâya pâdişâh-ı nâmdâr” Bu arada Kanuni’ye beş kaside takdim eden Fuzuli’ye evkaftan (vakıf geliri) günlüğü 9 akçeden maaş bağlanmıştır. Ancak Fuzuli bu akçeleri alamayınca meşhur Şikâyetname’yi yazmıştır. Fuzuli; Musul Mirlivâsı Ahmed Bey, Ayas Paşa, Kadı Alâeddin ve Şehzade Bayezid gibi isimlere de Şikâyetname benzeri mektuplar göndermiştir. Şair ayrıca, Sadrazam Makbul İbrâhim Paşa, Kazasker Abdülkadir Çelebi, Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi, Bağdat Valisi Üveys Paşa, Ca‘fer Paşa, Ayas Paşa Mehmed Paşa’ya gibi şahsiyetlere kaside sunarak kendine hami aramıştır. Devletin üst makamlarıyla iyi ilişkiler içinde olduğu eserlerinden anlaşılan Fuzuli’nin en büyük şikâyeti yeterince takdir görememesi, değerinin anlaşılmamasıdır.

Fuzuli’nin Coğrafyası
Hayali Bey ve Taşlıcalı Yahya tanışıp dost olan Fuzuli, çok arzulamasına rağmen Irak dışına çıkamamıştır. Bağdat’ta 1556 yılında veba salgınında hayatını kaybeden Fuzuli’nin ölümüne şöyle tarih düşürülmüştür: “Geçti Fuzûlî”

Fuzuli’nin İnancı, Mezhebi
Fuzuli’nin eserleri ve onunla ilgili kısıtlı bilgilere dayanarak Şii veya Sünni olduğuna dair tartışmalar olsa da, onun inancıyla ilgili kesin bilgilere ulaşmak pek mümkün olmamıştır. Yine onun eserlerinden tasavvufa olan eğilimini görmek mümkün olsa da,  herhangi bir tarikata mensup olup olmadığıyla ilgili bir kayıt yoktur. Sadece memleketlisi bir başka şair Ahdi’nin onun tarikata bağlı olduğunu söylemiş ama bu mensubiyet ne olduğunu yazmamıştır.

Fuzuli Nasıl Bir Şairdir?: Fuzuli’nin Etkilendiği Şairler ve Fuzuli’yi Etkileyen Şairler
Sıhhat u Maraz güzellik, aşk, ruh beden gibi konuları; Rind ü Zahid’de tasavvuf, dünya, hayatı, Leyla ile Mecnun’da tasavvufi yolculuğu işlemiştir. Yalnız, karamsar, mustarip,  coşkun, sade, duyarlı, kudretli bir şair olan Fuzuli aşk, ölüm, zaman gibi konuları çok lirik ve sanatlı ifade etmiştir. Kendisi de bir Türk şair olan İran şairi Saib-i Tebrizi’nin Fuzuli’yi başucu yapması, aslında onun tesir, şöhret, nüfuzunun yüzyıllar sonrasına nasıl uzandığını göstermesi açısından ilginçtir. Nitekim onun şiirlerine onlarca şair nazire yazmıştır. Şairin “Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı” güftesi on, “Öyle sermestim ki idrâk etmezem dünyâ nedir” mısraı ile başlayan şiiri sekiz kez bestelenmiştir.  En çok Hüseyin Sadettin Arel, daha sonra Bekir Sıtkı Sezgin ve Cinuçen Tanrıkorur gibi bestekârlar Fuzuli’nin 100’den fazla eserini bestelemiştir.
Hâfız, Attâr, Molla Câmî, Nizâmî, Hâtifî ve Selmân-ı Sâvecî gibi şairlerin Fuzuli üzerinde tesiri olduğu iddiları bulunmaktadır. Ancak Fuzûlî ve şair Hâfız’ın karşılaştırıldığı bir çalışmaya göre bu etkiler çok azdır ve Fuzuli büyük şairlik kudretini bu etkilerde bile net biçimde şiirlerine yansıtmıştır.

Fuzuli, Türkçe ve Azeri Türkçesi
Fuzuli’yi “Türk-Azeri şair” tanımlamak doğrudur. Dilinde Azeri dilinden etkileri görmek mümkündür: Meni candan usandırdı  cefâdan yâr usanmaz mı / Felekler yandı âhumdan murâdum şem'i yanmaz mı

Fuzuli’nin Sanatı ve Edebiyattaki Başarısı
Fuzuli, Türkçe konusunda ustadır. Şiirinde ve nesrinde Fuzuli kusursuz bir dili yakalamıştır. Manzum ve mensur eserlerinde estetik zirveyi yakalayan Fuzuli, aruzu Türkçeye uyarlamada başarılı bir şair olmuştur. Şiirleri için kolay söylenmiş gibi görünen (sehl-i mümteni) denilebilir ancak birkaç bağlama uygun anlam katmanlarını onun şiirinde görmek mümkündür. Kaside, terci-i bent, kıta gibi nazım şekillerinde başarılı eserler verse de Fuzuli özellikle gazelleri, Leyla ile Mecnun mesnevisi, Su Kasidesiyle ön plana çıkmıştır.


Fuzuli’nin Eserleri

Türkçe Eserleri
Divan: Mensur mukaddime, 2 tevhid, 9 nat, 27 kaside, 302 gazel, çeşitli musammat, kıta ve rubailerden oluşan manzum eserde, Fuzuli’nin en çok bilinen “sabâ”, “su”, “gül” ve “hançer” redifli kasideleri yer alır.
Leylâ vü Mecnûn: Türk, İran ve Arap edebiyatlarında Fuzûlî bu eserle şöhret buldu. Leyla ile Mecnun’un aşkları ve mezarda kavuşmalarının anlatıldığı bu mesnevi, beşeri aşktan ilahi aşka kavuşmanın hikayesi olarak da görülür.
Beng ü Bâde: Afyon ve şarabın mukayese edilip şarabın/içkinin üstünlüğü anlatılan mesnevidir. 440 beyitlik eser, ah İsmail’e ithaf edilmiştir.
Hadîs-i Erbaîn Tercümesi: Molla Câmî ve Ali Şir Nevai’nin Hadis-i Erbain’i esas alınarak hadisler kıtalar halinde çevrilmiştir.
Sohbetü’l-esmâr: Bir bağda meyvelerin konuşmalarının anlatıldığı 200 beyitlik Fuzuli’ye ait olduğu kesinleşmemiş bir mesnevidir.
Hadîkatü’s-suadâ: Hüseyin Vaiz-i Kaşifi’nin Ravzatü’ş-Şüheda adlı eseri dikkate alınarak hazırlanan Hz. Hüseyin’in Kerbela şehadetini anlatan mensur bir eserdir.
Mektuplar: Mektuplar; Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi, Musul Mirlivâsı Ahmed Bey, Bağdat Valisi Ayas Paşa, Kadı Alâeddin ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın şehzadelerinden Bayezid’e gönderilmiştir. Mektupların en meşhuru Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye gönderilenidir ve edebiyatta “Şikâyetnâme” olarak bilinir.

Farsça Eserleri
Dîvân: Üç münâcât, bir na‘t, kırk altı kaside, 410 gazelle bir terkibibend, iki musammat, kırk altı kıta ve 106 rubâî ihtiva eden Farsça divan hacim itibariyle Türkçe divandan daha büyüktür.
Heft-câm: 327 beyitlik Sakiname, mesnevi nazım şekliyle yazılmıştır. Eserde, yedi müzik aletinin (ney, def, çeng, ud, tambur, kanun, mutrip) tartışması vardır.
Enîsü’l-kalb: Hakani-i Şirvani’nin Bahrü’l-Ebrar naziresi olan bu kaside, 134 beyittir. 17. Yüzyılda Nefi bu eseri Enisü’l-Uşşak’la tanzir etmiştir.
Risâle-i Muʿammeyât: Muamma hakkında bilgi ve 190 Farsça muammadan oluşan eserde 40 tane Türkçe muamma vardır.
Rind ü Zâhid: Zahid baba (şairin düşüncesi) ve rind oğlu (şairin gönlü) arasındaki tartışmanın anlatıldığı mensur bir eserdir.
Hüsn ü ʿAşk/Sıhhat ü Maraz/Ruhname: Ruh ve beden ilişkisinin anlatıldığı tasavvufi bu mesnevinin konusu dervişin seyr ü sülukta fenafillâha erişebilmesi için yapması gerekenler anlatılır.

Arapça Eserleri
Dîvân: Hazreti-i Muhammed ve Hazret-i Ali’nin anlatıldığı 11 kasideden meydana gelen 470 beyitlik bu eksik eser tam bir divan özelliği göstermez.
Matalu’l-iʿtikad: İnsan kâinatın başlangıç ve son sırlarını öğrenerek Allah’a ulaşabileceğini ifade mensur eserde Allah’ın zat, sıfat, fiilleri ve güzellik-çirkinlik, hayır-şer anlatılır.

(Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi)