Nedir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nedir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sadra şifa bir yazı: Sadr, sadrazam, sadrgah, sadrazam, sadreyn nedir, ne demek?


Sadra şifa bir yazı: Sadr, sadrazam, sadrgah, sadrazam, sadreyn nedir, ne demek?


Bu yazıda “sadr” kelimesinin etrafında dönen kelimelere ve bu içinde “sadr” kelimesini geçtiği metinlere yer verilecektir.

Sadr (صدر) kelimesi Arapça bir kelimedir. Göğüs, yürek, sine, kalp, ön, baş, başkan, reis, ileri; her şeyin öncesi ve başlangıcının en iyisi; oturulacak yerlerin en iyisi, başköşe; meclisin önü ve muteber yeri, reisin oturduğu yer; rücu; aruz kalıbı,  gibi anlamlara gelir.
Sadr kelimesinden türeyen sadriye ve sadri de göğüsle ilgili, göğse ait, anneye nisbetle çocuk, çocuğun annesiyle bağı gibi anlamlara gelir.

 A’zam, kelimesi de Arapça “en büyük” anlamında ism-i tafdil bir kelimedir. Sadr-ı azam tamlaması da tarihi olarak Osmanlı Devleti’nde başbakan, vezir-i azam, veziriazam, sadır gibi anlamlara gelir. Kelime olarak “vezirlerin en büyük, başvezir” anlamına gelir. Osmanlı’nın merkezinde, kalbinde, sadarette, sadrazamlık makamında padişahtan sonra en büyük rütbeye haiz kimse için kullanılan bu unvan, sadr-nişin/sadrnişin, sadr-ı ali/sadrıali gibi kelimelerle de kullanılmıştır. Sadr, bir toplantıda baş sedirde oturan (sadrnişin), vezirleri ve vekillerin başkanı, reisi (sadrıali, sadrazam) kelimelerinden başka sadreyn kelimesiyle kullanılınca Rumeli ve Anadolu kazaskerliği (sadr-ı Rumeli, sadr-ı Anadolu) anlamına gelir. Sadr-ı İslam veya sadrıislam, Osmanlı aynı zamanda Halifelik/Hilafet makamını temsil ettiği için yine baş vezir/başvezir, padişahın vekili, başvekil anlamlarında kullanılmıştır.
Ay, güneş, yıldızlar için kullanılan mısbah-misbah ism-i aleti; kandil, çıra, meşale, lamba, aydınlatma cihazı, ışık, çerağ anlamlarındadır. Hazret-i Peygamber için kullanılan mısbah-ı sadr veya misbah-ı sadr (misbahısadr, mısbahısadr) kelimeleri mecazen sabah gibi hoş, latif, kuvvetli aydınlık veren, nur saçan lamba anlamlarında kullanılır.

Misbah-ı sadr/misbah-ı sadr (gönül yüzgeci), benatü’s-sadr ise (endişe anlamlarında kullanılan tamlamalardır. Yeniçeri Ocağında yeniçeri ağasından sonra gelen en yüksek makamdaki subay veya zengin kimselerin, devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan birtakım işleri gören kahya anlamındaki kethüda kelimesiyle kurulan kethüda-yı sadr-ı ali, sadaret kethüdası, yüksek rütbeli kişilerin hizmetini gören kişi anlamlarında kullanılır.
Sadr ismi ve Farsça yer ismi yapan “-gah” sonekiyle sadrgah, sadr-gah olarak kullanılan kelime ise tam orta yer, en mühim yer anlamlarındadır.

Sadr kelimesi Türkçede iki deyimde kullanılır. İlki safa-yı sadr/safayısadrdır. Gönül şenliği anlamında kullanılan tamlama, kalbin itminanı, sevinç ve meserret üzere olması manasına gelir. “İşe yaramak, (gönlü) rahatlatmak, ferahlatmak” anlamındaki sadra şifa kelime grubu günümüzde zaman zaman kullanılmaktadır: "Reha Bey'e de meseleyi biraz çıtlattım. Ondan da pek sadra şifa verecek bir şeyler öğrenemedim." - O. C. Kaygılı

En başta oturma, başa geçme, öğretmek, yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek anlamlarında ve sadr’dan türemeş tasaddur/tasaddür kelimesinin bir şiirde kullanımına örnek olarak Hazret-i Ömer’in Hazret-i Ebubekir’den sonra Hazret-i Peygamber’in makamına geçişinin anlatıldığı bölüm verilebilir:

Resulün sadrına  kıldı tasaddur
Makamıdur ulu’l-ahlama ba’is

Sadr kelimesinin geçtiği şiir ve metinlere birkaç örnek:

Hıdiva davera sadra hudavenda felek-kadra
Eya mesned-tıraz-ı Asafi-destur-ı Cem-paye (Sünbülzade Vehbi)

Getürüp devlet ile sadra yine
Eyledi özr-i kusurun izhar (Cevri)

Hem bu tarih ile her gah duasın ide halk
Geçdi sadra ola Hak yaver-i Ahmed Paşa (Sene 1056-Cevri)

Hidiva asuman-kadra müşira davera sadra
Eya zat-ı şerifi nüsha-i ikbalin unvanı (Koca Ragıp Paşa)

Salını salını girdi içeri
Sadra geçdi naz ile hem ol peri (Mahzenü'l-Esrâr (Dâfi'ü'l-Hüzn)

Geçüp o sadra bu hayru’l-halef dahi buldı
Kemal-i kadr u şeref izdiyad-ı izzet-i zat (Cevri)

Nice tazim ile sadra geçirdi
Gülabi şerbet i sükker içirdi (Aşık Paşa Mevlid)

Unudur tumturak-ı cam-ı Cemle bezm-i Cemşidi
Benüm meyhane sadrından görenler hürmetüm cana (Vusuli)

Ekabir-i şuara meclisinde sadra geçüp
Belige besdür adamlık bu kale-i mensuc (Beliğ Mehmed Emin Divanı)

Muhammedi alup eve varasun
Evün sadruna anı giçüresün (Aşık Paşa Mevlidi)

Aceb mi hatem olsa enbiyaya
Eali sonra varır sadra ekser (Risale-i Mimariye)

Ne amel kılup bu kadre irdünüz
Kankı safdan işbu sadra irdünüz (Mantıku’t-Tayr-Gülşehri)

Cihan turdukça tur sadrında zevk u şevk sıhhatle
Hüda çirk-ab-ı gamdan cism-i pakin eylesin tanzif (Şeref Hanım)

Sadrumun zahmına gel merhem ur ey yar didüm
Sinemi hançer ile san ki didüm yar sana (Zati)
Ki idüp anlara teşbih o sadr-arayı
Eylemem bihude tazyi-i midad u erkam (Nabi)

Aldı bunun selamunı ol heman
Sadra geçürdi buları bi’t-tamam (Aşık Paşa Mevlidi)

Görmemiş çeşm-i felek mislini asla ebedi
Hublar sadra geçürse nola ol serv-kadi (Enderunlu Hamid)

Esrar-ı ehl-i sadra dahi vakıf olmadı
Akl-ı beşer ki mevkifidür bab-ı bab-ı bahs (Hamdi)

Böri, börü ne demek, böri nedir?


Böri / börü nedir ve ne demektir?
Böri kelimesi temel olarak "kurt" demektir.
Kelime 13. yüzyıl eseri Kutadgu Bilig'te birçok yerde temel anlamıyla ve aç, kara, gök / mavi, azgın kurt gibi ifadelerle geçer. Ayrıca kurdun koyun ve kuzulara saldırması, kuduzluğu gibi özelliklerine vurgu yapılmıştır. Kutadgu Bilig'te geçen böri örnekleri:


Böri tilkü arslan aḍıg ya tonguz
seningdin ḳutulmaz ölür avda tüz

kutuldı budun kitti emgekleri
kuzı birle katlıp yorıdı böri

kapugda tirildi kalın aç böri
ay ilig koyug ked küdezip yorı

tilek arzu birle yügürdüm niçe men
kuturmuş böri teg ajunnı ulıttım

kimi kodtı erse ay ersig urı
kerek bolsunı ıt kerek kök böri

ajunka badı kör tükel kut kurı
kozı birle katlıp yorıdı böri

elin itti tüzdi bayudı budun
böri koy bile suvladı ol ödün

kalın aç böriler yıgıldı sanga
koyug ked küdezgil ay ilçi tonga

Eltiri kara börikten
Katındarı üyinde

Kelime Divan-ı Lügati't-Türk'te ve Türk boylarında da geçer. DLT'de sırtlan kelimesi yerine "ar böri" yerine kullanılır. Yine kelimenin gök böri ve börteçene kullanımları da vardır. Börteçene isim olarak da kullanılır.

Böri ya da börünün farklı anlamları da vardır: Ordu komutanı, eski Türklerde hükümdarın muhafız birliğindeki askerlere verilen isim, Göktürk ve Uygur dönemlerinde kağan muhafızlarına verilen ad 
Özetle, böri ya da börü Türkçe yeni ve eski metinlerde karşımıza çıkabilir. Temel anlamı itibariyle kurt anlamındadır. Kurt kelimesinin yanında koyun kurt zıtlığı başta olmak üzere kurda yüklenen sıfatlarla karşımıza çıkabilir. Köpekgiller familyasının bir türü olan kurt, zekası, kurnazlığı, yırtıcılığı, korkusuzluğu gibi özellikleriyle başta destanlar olmak üzere Türk milletinin hayatında ve metinlerinde önemli bir yeri olduğu bilinmektedir.

Kaynak:

Kutadgu Bilig, 13. yy. Hazırlayan:Arat, Reşid Rahmeti (1988). Kutadgu Bilig,Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, Mesnevi, 69, Dizinleyen: Seçil Hirik

Transfigürasyon nedir ne demektir nasıl kullanılır?


Hazreti İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra Tabor Dağı'nda üç havarisinin görünmesine transfigürasyon denir.
Deniz sahilinde bulunan sarayın diğer tarafında yedi tane kulenin bulunduğu tarafa giderken oldukça yüksek bir çeşit köşk vardır, hükümdar buraya çok zaman eğlenmeğe gelirdi: kemerler üzerine inşa edilmiştir ve altında surun karşısında oyulmuş haçlar görülür. Rumlar burada vaktiyle bir kilisenin bulunduğunu söylerler: burada ayrıca bir de çeşme vardır ve Rumlar buraya Transfigürasyon günü gelirler, bu sudan hastlarına içirirlerve onları boğazlarına kadar kuma gömerler, hemen sonra çıkartırlar, hükümdar bu günde köşkünde bulunur ve kendisi görünmeden bu yapılanlarabakarak  eğlenirdi. (Kaynak: 1655-1656’da Türkiye-Jean Thevenot, sayfa 66, Tercüman 1001 Temel Eser Serisi)

Yetmiş iki buçuk ne demek Osmanlı Devleti'ndeki milletler Türk edebiyatında yetmiş iki millet


Yetmiş iki buçuk millet ve Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan milletler
Türkçede kullanılan yetmiş iki buçuk millet veya yetmiş iki millet ifadesi ne demektir, bu ifade anlama gelmektedir? Türk Dil Kurumu “yetmiş iki millet” ifadesinin açıklamasında “bütün insanlar” demektedir. Türkçede, Türk edebiyatında bu ifadenin geçtiği yerlerin bir kısmını aşağıdadır. Hemen belirtmek gerekirse, metinlerde ifadenin yetmiş iki, yetmiş iki buçuk, yetmiş’iki, yitmiş ikki, yetmiş üç, yitmiş gibi şekilleri kullanılmıştır.
 1855’de Türkiye adlı kitabında J. H. A. Ubicini Osmanlı Devleti içindeki çeşitliliği ifade etmek için şöyle demektedir: Türkiye’deki eski bir deyimle bu toplamda yetmişiki (yetmiş iki) buçuk millet vardır. (Yahudilerin sayısının az olması ve hakir görülmeleri sebebiyle buçukla onlar kastedilmektedir.) Gerçekten Avrupa’da bunca çeşitli ve gayr-ı mütecanis unsurlardan meydana gelme bir devlet daha yoktur. Bu bir millet değil, milletler birleşimidir. 35 milyonda fatih ırk, ancak üçte biridir; kalanını Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Romenler, Slavlar, Arnavutlar, Araplar vs. meydana getirmektedir ve bunların her birinin kendine has fizyonomileri ve şahsiyetleri vardır. Eski dünyanın bütün ırkları, bütün dinleri, bütün dilleri padişahın geniş ve barışçı topraklarında yanyana ve bir arada yaşamaktadır. Şurada Habeşler ve Çingeneler, çoğu genellikle putperest; orada Nestorius’un mezhebini tutan Keldaniler; ötede güneşe tapan Şemsiyeler; inançları Zerdüşt dokriniyle karışık maniheizme danayanan Yezidiler; ve İsmaililer; İslam protestanı, eski Partların torunları olup (Hala onların dilini ve dövüş tarzlarını kullanmakta olan) Kürtler; Selçuklu fatihlerin camiasından kalma Türkmen göçebeleri… Türkiye’ye gelen seyyahları en fazla şaşırtan da işte bu çeşitlilik, bu sürekli fizyonomi, dil, kıyafet, yaşayış, din farklılığıdır. (sayfa 15)

Görüldüğü gibi burada, yetmiş iki buçuk ifadesine yüklenen olumsuz anlatılmıştır. İfade dört farklı metinde “bütün insanlar” anlamıyla kullanmıştır:
Ab-ı ruyun dökülür yerlere adın çekilir
Hem-nişini ki anın yetmiş iki millet olur
(Peşteli Hisali Divanı-17. Yüzyıla ait eser, 2008, Özlem Ercan)


Yetmiş iki milletin razıkısın
Kamu alem halkının hallakısın
Kıssa-i Yusuf/Yusuf u Züleyha, Erzurumlu Mustafa Darir, 14. Yüzyıla ait eser, 1994, Leyla Karahan, TDK)

Hankahı aşk ile inlettiler
Naya yitmiş iki dil söylettiler
(Mahzenü'l-Esrâr (Dâfi'ü'l-Hüzn), 17. Yüzyıl, İsmail Hakkı Aksoyak)

Yitmiş ikki nev bile taksim taparıda hod hiç söz yoktur ki yitmiş ikki fırka kelamıga delalet kılgay amma olça tafsillidür oldur kim rub’ı meskunnıng
(Muhâkemetü'l-Lugateyn, 15. Yüzyıl, Hazırlayan:Özönder, F. Sema Barutçu (1996). Ali Şir Nevâyî - Muhâkemetü'l-Lugateyn - İki Dilin Muhakemesi. Türk Dil Kurumu. Ankara.

Karacaoğlan ve Yunus Emre gibi şairler de ifadeyi “bütün insanlar” anlamlarıyla kullanmıştır. Ancak ifade bazen yetmiş iki, bazen yetmiş üç olmuştur:

Yeryüzünün damarları durulur
Yeryüzünün damarları durulur,
Gökyüzünün yıldızları derilir
Semanın arşına direk vurulur,
Dur bakalım canım, gökler kalır mı?

Ay ile günün doğduğun bilirler,
Bir karanlık yerde sual verirler,
O ağızsız, dilsiz yatan ölüler,
Dur bakalım canım, gökler kalır mı?

Güneş akşamdan doğar, dolanır,
Tövbe kapıları o an kapanır.
Hallac Mansur payın alır, salınır,
Dur bakalım canım, gökler kalır mı?

Karac’oğlan, her sayfayı biliyor,
Sualciler yedi yerde soruyor.
Yetmiş’ki millet bir araya geliyor,
Dur bakalım canım, gökler kalır mı?
(Kaynak:-Karacaoğlan- Eren Sarı)

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil

Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki hak'kı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil

Erden sana nazar ola
İçin dışın pür nur ola
Beli kurtulmuştan ola
Şol kişi kim gammaz değil

Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yağa katar
Halka matahların satar
Yükü gevherdir tuz değil

Yunus Emre (Kaynak: http://www.yunusemre.gov.tr/index.php/tr/eserleri/siirleri/bir-kez-goenuel-y-kt-n-ise)

Ülke ve ulus birliğine, bütünlüğüne derinden bağlı, kültür ve düşünceye büyük bır ·değer ve önem veren, yetmiş üç milleti kardeş bilen, kimseye hor bakmayan, sevgiyle, enginlikle yaklaşan bu insanların gayrı resmi tarihleri şiirlerinde saklıdır. (sayfa 7)
"Eline, diline, beline (aşına, işine, eşine) sahip ol."
Bunlar oldu mu, yeryüzünde yapılamayacak bir şey kalmaz. Bunlar oldu mu, kavga olmaz, kırgınlık olmaz,
yetmişiki millet kardeş olur. Barış güvercini takla urur. (sayfa 44)

- Yetmişiki milletin hepsine aynı nazarla bak. (sayfa 58)

Alevi - Bektaşiler hoşgörüyü, insana, Tanrı'ya duyulan sevgi türünü, bunun biçimini özünü, yaşama bakış tarzlarını dünya görüşlerindeki yumuşaklığı, çok yönlü, derinlemesine sade ve duru bakışı, Tanrı ile yeri gelince senli benli içten konuşmayı, yobazlığa, yozluğa, tutuculuğa karşı çıkmayı, yetmiş iki millete aynı gözle bakmayı, ayrım gözetmemeyi, herkesi sevmeyi, barışcı, dost olmayı hep ondan almışlar, bu evrensel değerlere hep birlikte sarılmış, birlikte üretmişlerdir. Tarikat yapıları Yunus'un şiirlerindeki kavramlarla doludur. Sertliğe, şekilciliğe, çağ ve akıl dışılığa ikisi de karşıdır. (sayfa 92)

Hak nuru aşıklara her dem nüzul değil mi
Kime kim nüzul değmez Hak'tan ma'zul değil mi
El -kalbu minel kalbi revzenin sorun nedir
Her gönülden gönüle rast doğru yol değil mi
Karga ile bülbülü bir kafese koysalar
Bir biri sohbetinden daim melut değil mi
Öyle kim karga diler bülbülden aynlmağa
Bülbülün maksudu billahi şol değil mi
Cahil ile arifin meseli şuna benzer
Cahil katında iman ma'lum mechul değil mi
Yetmiş iki milletin sözünü arif bilir
Miskin Yunus sözleri cümle usul değil mi
(sayfa 127)

Senin ben demekliğin ma'nide usul değil
Bir kapı kullarına şaşı bakmak yol değil
Sen sana yarar isen bu sözden duyar isen
Nereye bakar isen demegil sen ol değil
Yetmiş iki milletin hem ma'şuku oldurur
Aşıkı ma'şukundan ayırmaklık fal değil
Küfrünü atar iken imanın vurma sakın
Hırs bizimle düşmandır bilişlidir il değil
İşbu sözden bir haber muhtasardır muhtasar
Et bir eri ihtiyar kahıtlıktan bol değil
Beşe bu kuş dilidir bunu Süleyman bilir
Sana derim ey hoca bu dil tehi dil değil
Sağa sola bakmadan hoş söyler Taptuk Yunus
Ol gerçeğe aşıklar külli sağdır sol değil
(sayfa 157)

Biz kime aşık isek alemler ona aşık
Kime değil diyelim bir kapıdır bir tarıyk
Biz neyi sever isek ma'şuka onu sever
Dostumuzun dostuna yad endişe ne layık
Sen gerçek aşık isen dostun dostuna dost ol
Bu halde kalır isen dosta değil yaraşık
Kime az bakar isen aslı yüce yerdedir
Bun yerinde durana sığını geçer farıyk
Yetmiş iki millete kurban ol aşık isen
Ta aşıklar safında tamam olasın sadık
Sen Hakk'a aşık isen Hak sana kapı açar
Ko seni beğenmeği varlık evini bir yık
Has u anı muti' ası dost kuludur cümlesi
Kime aydıbilesin gel evinden daşra çık
Yunus 'un bu danışı genc-i nihan sözüdür
Dosta aşık olanlar iki cihanda farığ


(Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi 13, 14, 15. yüzyıllar-İsmail Özmen-Kültür Bakanlığı Yayınları)




Mal ve meyl, zekat ve faiz, Yunus ve Fuzuli, bal ve eşek arısı, Mevlana ve gemi



Mal Nedir?

Dilimizdeki mal kelimesi Arapça’dan geliyor. Etimolojik sözlüklere baktığımızda kelimenin “menkul varlık, davar, zenginlik, servet, gelir” vb. anlamlarla karşılandığını görüyoruz…
Dilimizdeki bu kelimenin hem “ne çok malı var” gibi olumlu, hem de “mal mal bakıyordu” gibi olumsuz anlamlar için kullanılıyor olması bizi farklı bir şekilde düşünmeye zorluyor…
Arapça da mâle bir şeye meyletmek anlamına geliyor. Bunun fiilimsi hali de meyletme olacağına göre en basit tabiriyle mâl, karşısında eğildiğimiz, kendisine meylettiğimiz şeyler anlamına gelmiyor mu? Hangimiz kendisine mal dediğimiz şeylere karşı içten ve kökten bir ret hali takınabiliriz ki? İfadenin en basit ve hatta en kaba ete kemiğe bürünmüşlüğünü zikredelim: Mal, kendisine meylettirerek, gönlümüzü cezbederek bizi mallaştıran şeydir. Yani kendisine sahip olduğumuzu zannederek aslında sahipliğimizi kendisine verdiğimiz şeyler…

lamborghini ile ilgili görsel sonucu






Yakıcı Zengin Olma
 Tutkusu

İnsanda yakıcı bir şekilde mal sahibi olma tutkusu vardır. Kaçımız zengin olma isteği taşımıyoruz ki? Hemen hepimizde çok servetimiz olursa daha mutlu olacağımız düşüncesi vardır. Bu yüzden harcamaktan ziyade biriktiririz. Eğer harcarsak azalacağını düşünürüz. Arifler insanın bu temel yanılgısını çok iyi anlamış olmalıdır ki, asırlar boyu bizi bu düşüncenin yanlışlığı hususunda uyarıp durmuşlardır. Yunus Emre’nin şu mısraları hangimizin dilinde dolaşmıyor ki:
Mal sahibi mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan.”

Fuzûlî’nin Mal Tarifi

…Fuzûlî, insanın mal sahibi olmasıyla içinde bulunduğu duruma, yazımızın başında belirttiğimiz şekilde çok farklı bir açıdan bakan bilgelerden biri. Onun bakışı bizim bilincimizi sarsıyor…
“Sâhip olduğun malı sarf edersen, zamanın mükemmel bir insanı olursun; azalması senin tamamlanmanı temin eden şeyi mal bil!”
Bu mısralarda bizi sarsan nedir? Hepimizde harcama korkusu, harcarsak bitecek endişesi vardır. Fuzûlî, işte yukarıdaki mısralarıyla insanın bu korkusunun yersizliğini haykırıyor, hatta tam tersini savunuyor. İnsanın bu temel fobisine işaret eden şu ayete de göndermede bulunarak: “De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Zaten insan pek cimridir.”
Fuzûlî, insanın endişesini olumsuzluyor, “insan ancak harcarsa değer kazanır” diyor. Mükemmel olmanın yolunun cömertlikten geçtiğini ifade ediyor. Buna itirazı olan var mıdır? Hani eskilerin bir sözü varmış, derlermiş ki. “İnsan tanrı olamaz, eğer olma ihtimali olsaydı ancak vererek olurdu.” Hâlbuki pek çoğumuzun eli cebine gitmez, halk tabiriyle söyleyelim, sanki cebimizde akrep vardır.
Fuzûlî, yukarıdaki sözünün ikinci kısmında daha çarpıcı bir hakikate işaret ediyor. Bizler mal yığdıkça, servet biriktirdikçe daha sağlam, daha kuvvetli, daha mükemmel olacağımızı düşünürüz. Çünkü malımız arkamızı pek tutar, onunla kendimizi daha güvende hissederiz…

Zekat ve Faiz

Sahip olduklarımızı harcayarak malımızı azaltır, ama insanlığımızı çoğaltırız. Tıpkı zekâtta olduğu gibi. Zekat veya sadaka verenlerin, başkalarını iyiliği için paralarını harcayanların göreceli olarak malları azalır, ama bunun aksine artan bir şeyleri vardır. Faizde de göreceli olarak parada bir artış olur, ama bu eylemle beraber azalan bir şeyler vardır. Hiç kimse malını yığdıkça yığan cimriyi sevmez. Ama servetini insanlığın mutluluğu için harcayan cömerdi kim takdir etmez ki? Cömert bu zenginliğe nasıl kavuşuyor? Malını azaltarak. 

Bal ve Eşek Arısı

Fuzûlî‟nin bu düşünceyi somutlamak için seçtiği örneğin harikalığına bir bakalım:
“Elde ettiğin feyzi başkalarına da eriştir; bal arısını göz önüne getir ki menfaat verdikçe kadri öteki arılardan daha yüksek oldu.” Eşek arısının bal arısı karşısındaki değersizliği bu mısralarla çok iyi anlaşılıyor!
Peki, cimriden nefretin sebebi ne? Malını yığması. Peki, malı yığarsak ne oluyor? Bu soruya yine Fuzûlî ile cevap verelim. Yukarıdaki Farsça beytini adeta Türkçeleştirdiği şu mısralarıyla:
Cem’-i mâl eylediğin râhat içindir ammâ
Râhatin eksik olur her nice artar mâlin
“Sen, rahatımı artırırım diye mal yığıp duruyorsun ama tam da aksine malın arttıkça rahatın daha da kaçmaya başlar.”
Sanki Fuzûlî, Ahmedî‟nin şu mısralarını yeniden kurgulamış:
Nice kim artar kişide mâl u genc
Dahı artar hırs-ıla bî-hûde renc
“Kişide mal ve hazine arttıkça, bu hırsla beraber gereksiz sıkıntılar da artmaya başlar.”
Fuzûlî, sahip olduklarımızın bir gün bizi gönderciğini, ama kendisinin geride bir başka sahip olduğunu zannedeceklere kalmaya devam edeceğini, bu dünyanın gelmiş geçmiş en varlıklı insanı Süleyman Peygamberi örnek göstererek anlatmaya çalışıyor:
“Mutlak sûrette aciz olduğunu Süleyman saltanatından anla; evvelce onun fermanına râm olan rüzgar sonunda onu toprağa götürüyor”


Mevlana ve Mal


...
Malca varlığı yerinde olan, ama hâlâ maişet darlığından şikâyet eden adama Mevlânâ şöyle bir soru sordu: “Ey birader! Sen malını mı çok seversin, yoksa günahını mı çok seversin?” deyince adam şaşırdı ve “ Efendim hiç günah sevilir mi? Hiç günahı seven var mıdır? Hiç kimsenin sevmediği gibi ben de günahı sevmem ve malı severim.” Dedi. Bunun üzerine Mevlânâ adama şöyle söyledi: “Peki mademki öyledir, niçin malını bu dünyada bırakır da günahını götürürsün? Eğer sözlerin doğru ise malını kendinden evvel ahirete gönder ki Tanrı katında senin için yardımcı olsun.”9 Dur durak demeden yığan, kimseye zırnık koklatmayan insanlara bu sözleri söyleseniz size ne derler?

Su Geminin Altında mı Üstünde mi?

Kimilerinin zannettiği gibi bu bilgelerin bize anlattığı mal düşmanlığı değil. Onlar düşmanlığın ve sevginin değil, insanın varlık karşısında aldığı pozisyonun kritiğini yapıyorlar. Mevlana‟nın dediği gibi, mal ile insan arasındaki ilişki gemi ile su arasındaki ilişki gibidir: Eğer su, geminin altındaysa sorun yok, ama eğer gemi suyun altındaysa işte o zaman yandı gülüm keten helva!


 “Fuzuli Soruyor: Mal Deyince Ne Anlıyorsunuz?” Türk Dili Dergisi, Temmuz 2015, S: 762, s. 60- 66. Dursun Ali Tökel

Sabır ve zavallı nedir, ne demektir?


...Bizler bazı kavramları bazı karşılıklarla eşleştirmişizdir. Mesela şu an hangimize sorulsa “sabır nedir?” diye, hemen “sakin olma, dayanma, tahammül etme, kadere rıza gösterme, kabullenme” gibi pasif eylemleri sıralarız. Fakat işte ruhaniyeti yüce bir şahsa sormuşlar “sabır nedir?” cevabı şu olmuş: “İsyan etmektir.” Şaşıranlara şu karşılığı vermiş: “Sabır, Allah dışındaki varlıkların seni ele geçirme arzularına isyan etmen ve asla buna müsaade etmemendir!” Bu cevapta edilgen değil de çok aktif bir sabır tanımı yok mu? Bu tanımda tahammül, kabullenme, boyun eğme değil, resmen bir savaş hali var.

Kelimelerin, kavramların sıralı, sabit, belirgin karşılıkları vardır. Bizler zihnimizde hep o anlamlarla gezeriz ve anlamların da sadece onlar olduğunu zannederiz. Mesela birisi “zavallı” dediğinde hemen gözümüzün önüne; düşkün, perişan, zor durumda olan biri gelir. Kendimize bu sıfatı pek yakıştırmayız. Hâlbuki bu kelime “zeval”den geliyor. Yani “zevallı”. Sonra sesler uyum kanunları gereği, kalınlaşmış ve zavallı olmuş. Peki, ne demek zevallı? Zevali olan demek; inişe geçen, batan, kemalden sonra zevale geçen demek. Bu anlamda zevallı olmayan mı var? Hepimiz zevallıyız ve hepimiz kemal çağlarından sonra zeval çağlarını yaşamaya mahkûmuz. Demek ki zihinsel bir aydınlanma için tanımları, dondurulmuş anlam alanlarından çıkarmaya ihtiyacımız var. Sarsılmayan bir zihin kendini arayamaz, olduğu konumu olması gereken yer zanneder...
Kaynak:“Fuzuli Soruyor: Mal Deyince Ne Anlıyorsunuz?” Türk Dili Dergisi, Temmuz 2015, S: 762, s. 60- 66. Dursun Ali Tökel

Anlamını duymadığınız kelimeler: alelıtlak

alelıtlak


  1. Genel olarak.
  2. Umumiyetle. Mutlaka. Bir suretle kayıtlı olmayarak. Mingayri tahsis. (Osmanlıca'da yazılışı: ale-l-ıtlak)

Gelişigüzel Genel olarak Genel olarak, nasıl olursa olsun, rasgele, bir sınır ile bağlı olmayan

Mutlak, kati, saltık, absolü; mutlaka, katiyen, külliyen, tamamen, tamamıyle, büsbütün, behemehal, her ne olursa olsun, kaspanek 

alelıtlak 
zarf (ale'lıtlak) eskimiş Arapça ʿalā'l-iṭlāḳ
zarf Genel olarak





Anlamını duymadığınız kelimeler-Kaspanek nedir, ne demek?


kaspanek: mecburen, mutlaka


Örnek:




Beyaz entarisinin üzerine altın kordonunu takmış şişman bir zat:
-Ne?... Vallah çapkını ininden çıkarır, kaspanek getiririm, öyle kepazelik olmaz.


Fahri Celalettin GÖKTULGA-Kına Gecesi (1927)


Anlamını duymadığınız kelimeler-Kıranta nedir, ne demek?



kıranta


Türk Dil Kurumu'ndan:



kıranta 

sıfat (kıra'nta) İtalyanca quaranta
1. sıfat Saçları ağarmaya başlamış (erkek)
"Yeni şube reisi, kırk beşlik, ellilik, kıranta, ağzı kalabalık bir adam." - M. Ş. Esendal
2. İlerlemiş yaşına rağmen bakımlı, özenli (erkek)
"Masanın başında, güneşten yanmış yüzü, sert ve derin çizgilerle dolu, keskin bakışlı, kıranta bir adam oturuyor." - E. M. Karakurt
3. Kırlaşmış (saç, sakal)



Bir başka yazardan:






Yandaki sakallı Efendi ile bir şeyler konuşup gülen kıranta birisi:
-Ahmetçiğim, haniya kemanîmiz gelmedi?

Fahri Celalettin GÖKTULGA-Kına Gecesi (1927)



Kafa Kağıdı (Nüfus cüzdanı/hüviyeti) ne demektir?


Kafa kağıdı nüfus cüzdanı anlamına gelmektedir. Peki neden kafa kağıdı denmiştir? Eskiden nüfus cüzdanlarının fesin içinde taşınması bunun sebebi olabilir mi? Kim bilir...

Necip Fazıl'ın büyük kararı: "Ve bir gün İş Bankasında müfettiştim, otuyorum odamda büyür bir konfor içindeyim."




Burada en mühimi beni şeye kadar, Efendi Hazretlerini tandığım zamana kadar gelen hayatımla, ondan sonra bir müddet daha devam etmiş fakat sonra tamamen meydan yerine -sizin tabirinizle- beni sevk etmiş olan o icar-itiş... Ve bir gün İş Bankasında müfettiştim, otuyorum odamda büyür bir konfor içindeyim. Böyle sırmalı elbiseli hademeler, otomobiller emrimizde, bir ayağa kalkışım var benim. İşte ruhi muğman burada, bir ayağa kalkmışım nedir dedim bu hayatım, bu mu gayem? Böyle muayyen, herkesin dört ayak üzerinde gittiği muayyen ihtiraslar var ya, bunlardan ne elde edeeceğim deyip umum müdürün karşısına bir çıkışım var. Mummer Eriş o zaman umum müdür "Bana imkan verin, biraz da yardım edin de istifa edeyim." Ve oradan işte bildiğiniz hayata atıldık... Kısa bir zaman sonra Büyük Doğu çıktı. Gerisi malum... Hapisler. Şunlar, bunlar, filanlar, falanlar... Şimdi hala o tehlike içindeyiz. 80 yaşının arefesinde bu tehkileyi yaşıyorum.



Muğman nedir, ne demektir?
Metinde geçen “muğman” kelimesinin temel anlamı bayılmaktır. Ancak metinde muğman bunalım, sıkıntı, darlık, nöbet, karışık hal, buhran anlamındadır. Ruhi bunalım denilebilir.

Bilindiği gibi, 26 Mayıs 1904’te İstanbul’da doğan Necip Fazıl Kısakürek ya da kısaca NFK, 1934 yılında Nakşibendi Şeyhi Abdülhakim Arvasi ile tanışana kadar çok farklı bir hayat yaşıyordu. Dönüm noktasını

“Tam otuz yıl saatim işlemiş,ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum”

mısralarıyla anlatan şair, aslında Fransız Mektebi’nden, Amerikan Koleji’ne farklı okullarda eğitim için dolaşmıştır. Heybeliada Numune Mektebi’nden sonra Bahriye Mektebi’ne giden Necip Fazıl,  Yahya Kemal’den tarih, İbrahim Aşki Bey’den tasavvufi edebiyat zevkini aldı. Nazım Hikmet, Nizamettin Nazif ve Fahri Korutürk’le Bahriye Mektebi’nde arkadaş oldu ve şiir yazmaya başladı. Darülfünün’da felsefe okudu. Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa ile burada tanışır.

Beyoğlu Ağa Camii’nde ressam arkadaşı Abidin Dino ile Arvasi’yi dinleyen Necip Fazıl şeyhi hakkında

“Allah dostunu gördüm,bundan altı yıl evvel;
Bir akşamdı ki zaman, donacak kadar güzel”
diye bu tanışmayı anlatmıştır.

Sağlığında Türk Edebiyatı Vakfı  kendisine “Sultanü’ş-şuara=şairlerin sultanı” unvanı verilen Necip Fazıl, Arvasi’yle tanışma sonrası kararsızlıklarını bir kenara bırakmış, Büyük Doğu’yla inandığı değerler için çetin mücadeleye girişmitir. Muğman da bu geçiş sürecinde yaşadığı ruhi bunalım ve gelgitleri anlatmak için kullanılmıştır.



Kaynaklar:
https://www.youtube.com/watch?v=GlzPpAkSEuQ (Necip Fazıl Kısakürek'in kendi sesinden)
http://www.arabdict.com/m/results?lang=de&dict=tr&ng=de&q=++%D9%85%D8%BA%D9%85%D9%8A+%D8%B9%D9%84%D9%8A%D9%87
Hüdavendigar Onur,”Asrın Yesevisi S.Ahmet Arvasi”,Burak yayınları,Temmuz 1999,S.51-60

'An'anevi ne demek?

Ananevi kelime olarak geleneksel demek. Ama kelimenin oluşumu ilginç. Arapça bir ismin başına gelen "an" harfi cerinin tekrarı ve mensubiyet eki getirilerek oluşturulmuştur. Arapça'da "an Ebu Bekrin..." gibi ifadelerde kullanılan an..., an.... (ondan, o da ondan...) kelime ananevi...:


~ Ar ˁanˁana(t) عنعنة  [#ˁn faˁfaˁa(t) q. msd.] «falan filandan, o da filandan aktardı ki» şeklinde rivayet zinciri < Ar ˁan عن [bileşik adlarda] den hali bildiren edat
Not: Arapça sözcük (rawā) fulān ˁan fulān ˁan fulān.... şeklindeki geleneksel anlatım kalıbından türetilmiştir. 1910 dolayında beliren Yeni-Osmanlıca anlamı muhtemelen Fr tradition (1. rivayet zinciri, 2. gelenek) sözcüğünün yanlış çevirisini yansıtır.


http://www.nisanyansozluk.com/?k=ananevi


Arabçada harf-i cerrdir. Ekseri ismin, kelimenin başına getirilir. Türkçe karşılığı "den, dan" diyebiliriz. Bedel için olur. Meselâ: $Ona bedel ben geldim, cümlesinde olduğu gibi. Tâlil için olur. Bu'd yerinde kullanılır. Zarfiyyet için, mücâveze için ve harf-i cerr olan "min" mânasına, "bâ" mânasına, istiâne için, zâid olur. (Te'kid için) Temim kabilesinin an'anesine göre, hemzeyi, ayn harfine benzeterek "En: "yerinde (An: ile telâffuz edilir. Cânib (taraf, cihet, yan) mânasına da gelebilir.
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=an&t=%40

Acem (dilsiz) ve Arap (saldıran) kelimelerinin anlamları




Araplar Farslılarla karşılaşınca onlara "dilsiz" anlamında onlara "acem" demişler. İlginç...



أَعْجَمُ

sesziz gürültüsüz dalga , ölü , kum , dilsiz , noktalı , Arap evladından olmayan kimse , Acem [genel]

Acem
İranlı. Yabancı.
Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar.

Çekirdek.


أَعْجَمِيٌّ

Arap olmayan , arapçayı iyi konuşmayan , İranlı , acem , acemi , yabancı , dilsiz [genel]

Acemler de Araplara "saldıran" manasında "tâzi" demişler.

Prof. Dr. Namık Açıkgöz'den...


Kelime kaynak:

https://www.almaany.com/tr/dict/ar-tr/acem-ve-araplar/?page=2

http://www.osmanlicaturkce.com/?k=acem&t=%40

Elysium Güruhu musun?