Mes’ele-i Mebhûsetün Anhâ (Tanzimat Edebiyatı Döneminde Bir Dil Tartışması)

 

Tanzimat Edebiyatı sanatçısı Şinasi, Batılı anlamda ilk gazete Tercüman-ı Ahvâl’i (1860-1866) çıkarmıştır. 1862’de Tercüman-ı Ahval’de yaşanan bir tartışma, Şinasi’yi bir dil ve edebiyat tartışmasının içine sokmuştur. Şinasi açısından son derece seviyeli bir üslupla sürdürülen tartışma, iki rakip gazete   Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis ile Tasvir-i Efkâr arasında olmuştur. Tasvir-i Efkar İzmir vilayetinin mahsulünden ve gümrüklerinden elde edeceği vergilerini toplama işini üstlenen mültezim Rum sarraf Manok Efendi ile şikayetleri gazete yayınlar. Manok da cevabını Şinasi’nin gazetisine rakip İngiliz Churchill’in gazetesi olan Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis’te yayınlar (24 Ekim 1864). “Mesele-i Meb’huset-ün Anha” olarak bilinen bu tartışma, 26 Ağustos 1864’te İzmirli muhabirin Tasvir-i Efkâr’da yayınladığı yazıdan Şinasi’nin 30 Aralık 1864 yılında Sait Bey’e cevaben yazdığı son yazıya kadar sürmüştür.

Şinasi’nin karşısında bulunan Sait Bey (Küçük Sait Paşa),  II. Abdülhamid ve Sultan Reşat zamanında sadrazamlık ve ayan reis olmuştu. Sait Bey Türk edebiyatını bilir,  Osmanlı lisanı konusundaki bilgisiyle tanınırdı. Sait Bey, bu alanlardaki bilgisini ve kudretini tanıtacak fırsatı yakaladığını düşündü. Manok Efendi ve sonradan olaya dahil olan Tersane’nin vapur seferleri konusundaki tartışmayı dil ve edebiyat alanına çekti. Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis, Tasvir-i Efkâr’a yüklendiği yazıda “meb’huset-ün anha” (söz konusu olan), “tercüme-i salifet’üz-zikr”(daha evvel söz konusu olan tercüme) ve “tûl u diraz” (uzun ve uzunluk) gibi o dönemde yazı dilinde kullanılan tabirlere yer vermişti. Şinasi, bu tabirlerin işleklik yönünden eleştirir ve Osmanlı lisanında böyle kullanımların olmadığını söyler. Şinasi bu üç tabirin şöyle olması gerektiğini söyler:  “mebhus-ı anha”, “salifüz zikr”, “dur u diraz”. Şinasi, Sait Bey’in bunları uydurduğunu ve başkalarını taklit hevesi güttüğünü söyleyerek onu hadsiz olmakla itham eder:

“Bir gazetenin kendi fevkinde olanları, istihfaf etmesi, nazar-ı üdeba’da şayan-ı istiskal olur surette haddini bilmemektir.” (Bir gazetenin kendinden üstün olanları küçümsemesi, aydınlar topluluğında soğuk karşılanacak bir haddini bilmemezliktir.)

“Ruzname’nin dahi bihakkın diyeceği var ise âdâb-ı münazaraca bu yolda cevap vermesi lazım gelir, yoksa haksız olduğu yerden iglak-ı meram ile saded-ı ahara nakl-i kelam etmek ve cevabı asla kabil olmayacak bahisleri dahi hezele bulaştırıp geçivermek isbat veyahut teslim-i hakkaniyete âciz olanların huccetidir. Davanın sübutu delile muhtaçtır. Ruzname’nin her sözü ise iki nokta beyninde aksar-ı tarîk hatt-ı müstakim olduğu gibi bedihî değildir ki bürhandan müstağni olsun. Hak tezyif ile bâtıl olmaz.”( Ruzname’nin de hakkıyla diyeceği varsa tartışma adabına uygun olarak bu yolda cevap vermesi gerekir, yoksa haksız olduğu yerden niyetini karışık, anlaşılmaz surette ve asıl mevzunun dışına çıkarak  söylemek ve cevabı asla mümkün olmayacak konuları tartışmaya bulaştırıp geçivermek ispat veya karşıdakine hakkını teslim etmekten aciz olmanın delilidir. Davanın devamlılığı, delile muhtaçtır. Ruzname’nin her sözü ise iki nokta arasında en kısa yol, doğru çizgi olduğu gibi açık değildir ki delile ihtiyacı olmasın. Hak küçük düşürmekle batıl olmaz.)

Sait Bey, böyle yanlışları büyüklerin de yaptığını söyler. Şinasi şöyle cevap verir:

“Eğer bir eser, hata ise, gerek ekâbire gerek asagire mensup olsun ona itba etmek dahi hatadır.” (Eğer bir eser, hata ise, gerek büyüklere gerek küçüklere ait olsun onun arkasından gitmek de hatadır.)

Sait Bey, bunların ardından Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis, kendi düşüncelerini destekleyen yanlışlarla dolu Arapça bir metin yayınlar. Durumu “Senedi batıl olur batıl olan dava” diyerek başlayan Şinasi şöyle der:

“Ebnâ-yı cinsini bilamucip istihfaf hiffet-i akıldan neşet eder ki hakikate şayestedir.” (Oğulların cinsini gerekçesiz olarak küçük görmek aklın hafifliğinden doğar ki hakikate uygundur.) Şinasi ayrıca rakibini edebe davet eder: “Fenn-i edeb bir marifettir ki haslet-amuz-ı edeb olduğu için edeb ve ehl-i edib tesmiye olunmuştur.” (Edebiyat ilmi öyle bir marifettir ki ahlak öğreten özelliğinden dolayı edep ve edebiyatçıların yetkin kesimi bu şekilde isimlendirilmiştir.)    Sait Bey buna Tasvir-i Efkâr’ın ilk sayılarında üç tane kelime yanlışyla cevap verir. Şinasi, bir eseri insan oluşturuyorsa hatadan kaçılamayacağını vurgulayarak hatasını kabul etmekten çekinmez: “Bir eserin sânii insan ola; mümkün müdür ki onda noksan olmaya.”

Tartışmada, İstanbul’da Arapça çıkan Veledü’l Cevaib gazetesinin sahibi ve Arapça-Farsça üstadı Ahmet Faris Efendi, Şinasi’yi desteklemiştir. Sonunda Sait Bey gazete el çekmiş, Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis de bunu fırsat bilerek tartışmayı noktalamıştır. Şinasi’nin bu tartışmalar sırasında ifade ettiği önemli görüşü şöyledir:

“Her bir lisan elsine-i saireden aldığı kelimatı lafzen ve manen şivesinin iktizasına göre tadil ve tahvil etmek tabiidir.” (Her bir dilin diğer dillerden aldığı sözcükleri söyleyiş ve anlam tarzının gereklerine göre aslına zarar vermeden değiştirmesi ve dönüştürmesi doğaldır. )

Tanpınar,  Modern Türk Edebiyatı’nın doğuşunu medeniyet krizine bağlar. Tanzimatla beraber gelen değişimlerin ve bu değişimlerden kaynaklanan çatışmaların, anlaşmazlıkların dil mevzusunu etkilememesi neredeyse imkansızdır. Medreselerin yerini Batı dilleriyle eğitim yapan ve Batı’da gelişen yeni bilimleri öğreten kurumlar almıştır. Bu durum medresenin, diğer bir deyişle Arapçanın önemini azaltmıştır. Arapça veya Farsçadan alınan dil unsurları kullanılmaya devam etse de bu dillerin gramer yapılarının Türkçede muhafaza edilme zorunluluğu ortadan kalkmıştır. Şinasi de bu tartışmada temel olarak bu iki dilden aldığımız kelime, terkip veya deyimleri Türk dilinin yapısına uydurmamız gerektiğinin altını çizmiştir. Batı’yı yakinen tanıdığı, eserlerinden istifade ettiği için münakaşa üslubunun gereklerini yerine getirmiş, tartışma boyunca hakaretten uzak durmuş, eleştirisini şahıslar özelinde değil kavramlar çerçevesinde yapmıştır. Bu münakaşaya bugünden bakıldığında nitelik yönünden yetersizliklerin olduğu görülecektir; lakin Mes’ele-i Mebhûsetün Anhâ, Modern Türk Edebiyatı’nda dil tartışmalarının seyri ve eleştiri türünün gelişimi açısından hayati bir öneme sahiptir.


Kaynak:

Edebiyatımızda İlk Kalem Münakaşası: Mes'ele-i Mebhûsetün Anhâ / M. Doruk Kandemir


Ahmet Haşim-Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar (Orijinal Tam Metin-Piyale Ön Sözü-1926)

 


ŞİİR HAKKINDA BAZI MÜLÂHAZALAR

Kari’in bu kitapta okuyacağı “Bir Günün Sonunda Arzu” isimli manzume ilk intişâr ettiği zaman, manası bazılarınca lüzumundan fazla muğlâk telâkki edilmiş ve o münasebetle şiirde “mana” ve “vuzûh” hakkında hayli şeyler söylenmiş ve yazılmıştı. Bu dakikada bunların hiçbirini hatırlamıyoruz. Nasıl hatırlayabilelim ki söylenen ve yazılanların bir kısmı şetm ve tahkir ve bir kısmı da yevmî gazete hezeliyâtı nev’inden şeylerdi. Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silâhtır ki, şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına intikal eder. Onun için hiçbir edebî nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele, ilim ve edeb sahalarında nekre ve maskara, gâh âlim, gâh münekkid, gâh sanatkâr kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî adaba riayet edildiğini görmeği ümit etmek çocukça bir safvet olur.

Ne tekerleme ne de tahkir bir münakaşaya zemin olamayacağı için, biz bu satırlarda evvelce okuduklarımızı ve işittiklerimizi hatırlamağa lüzum görmeyerek, şiirde “mana” ve “vuzûh”un ne kıymette şeyler olduğu hakkında kendi telâkki ve kanaatimizi söylemekle iktifa edeceğiz.

Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki şiirde manadan ne kastedildiğini bilmiyoruz. “Fikir” dedikleri bayağı mütalâalar yığını mı, hikâye mi, mazmun mu ve “vuzûh” bunların âdi idrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addedenler, şiiri tarih, felsefe, nutuk ve belâgat gibi bir sürü “söz” sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alâiminde seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mahiyette telâkki olunuşu, resim, musikî ve heykeltraşî gibi sanatların, kendilerine has ve münhasır fırça, boya, nota ve kalem gibi, istimâli güç bir hünere mütevakkıf vasıtalara mâlik bulunmalarına mukabil, şiirin bu gibi hususî vesâitten mahrum ve ifadesini konuşulan lisandan istiâreye mecbur olmasındandır.

Bundan dolayıdır ki, parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı mütehâşî ve hürmetkâr olan nâ-ehiller, kendi kullandıkları kelimelerden vücuda gelmiş gibi gördükleri şiiri alelade “lisan” mâhiyetinde telâkki ile, sırf bu zâviye-i rü’yetten bakarak, başkaca hazırlıklı olmağa hiç lüzum görmeksizin, onu küstahâne bir lâubalilikle muhakeme etmek hakkını kendilerinde bulurlar.

Halbuki şâir, ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vâzı-ı kanundur. Şairin lisanı “nesir” gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musikî ile söz arasında, sözden ziyade musikîye yakın, mutavassıt bir lisandır. “Nesir”de üslubun teşekkülü için zaruri olan anâsırın hiçbiri şiir için mevzu-ı bahs olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla, yekdiğeriyle nisbet ve alâkası olmayan, ayrı nizamlara tâbi, ayrı safhalarda, ayrı eb’ad ve eşkâl üzere yükselen, ayrı iki mimârîdir. “Nesr”in müvellidi akıl ve mantık, “şiir”in ise, idrak mıntıkaları haricinde, esrar ve meçhûlâtın geceleri içine gömülmüş, yalnız münevver sularının ışıkları, gâh u bî-gâh ufk-ı mahsusâta akseden kudsî ve isimsiz menba’dır.

Şiirin evzâ ve harekâtını taklide özenen bir nesrin sahteliğine, ancak nesrin sarahat ve insicâmını istiâre eden gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır.

Birkaç ay evvel “hâlis şiir” hakkında, meşhûr bir münekkidle münakaşası, bütün medenî fikir dünyasını alâkadar eden Rahip Bremond’un dediği gibi, muhâkeme, mantık, belâgat, insicam, tahlîl, teşbîh, istiâre ve bütün bunlara müşâbih evsâf, şafak aydınlığı gibi her dokunduğu gül pembeliğini veren şiirin sihirkâr tesiriyle tebdil-i mahiyet edip istihâle etmedikçe anâsırın meyanına dahil olmadıkları “cümle” alelâde “nesir”den başka bir şey değildir. Hatta manzumede elektrik cereyanı nev’inden olan şiir seyyâlesi bir an inkıtaa' uğradı mı, bütün bu anâsır derhal fıtri çirkinliklerine sükût ederler. Şiir bir hikâye değil, şiir bir şarkıdır.

“Mânâ” araştırmak için şiiri deşmek terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi susturulan o sihrengiz sesi telafiye kâfi midir?

Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin mânâsı değil, cümledeki telaffuz kıymetidir. Şairin hizmeti her kelimenin cümledeki mevkiini diğer kelimelerle olacak temas ve tesadümden ve esrarengiz izdivaclardan mütehassıl tatlı, mahrem havai veya haşin sese göre tayin ve müteferrik kelime ahenklerini mısraın umumi revişine tâbi kılarak mütemevvic ve seyyâli muzlim veya muzi[43], ağır veya seri’ hislere kelimelerin mânâsı fevkinde mısraın musiki temevvücâtından nâmahdud ve müesser bir ifade bulmaktır.

Kelime tahvilâtı ve ahenk endişeleri arasında “mânâ” küsûfa uğrarsa “ruh” onu ahengin lezzetiyle telafi eder. Esasen “mânâ” ahengin telkinatından başka nedir? Şiirde mevzu şair için terennüm ve tahayyüle bir vesiledir. Tıpkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur kavanoz gibi, mânâ şairin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayâlât ve kelime kafilelerini, vızıltılı arılar gibi hâricen etrafında uçuşturur. Fağfur kavanozu görmeyen kari, muhayyir-ül-ukul arıların kanat musikisini işitmekle zevk alır. Zira kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sırrı bu gümüş kanatların sesindedir.

Bu tarifin haricinde hiçbir şiir yoktur. Böyle olmadığı iddia edebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona “şiir” diyenler ancak yabancılardır. Şiirin bir müşterek lisan olmasını isteyenlerin vahi hayaline tahakkuk imkânı yemini etmekle beraber şimdiye kadar hiçbir büyük şairin mahdud bir insan tabakası haricinde anlaşılmış olduğu iddia edilemeyeceği kanaatindeyiz. Hamid’in binlerce hayranı içinde onu okumuş olanlar yüzde on bile değil iken, anlayanlar bu yüzde onun binde biri nisbetinde bile değildir. Şöhret anlayan kuvvetli iki üç ruhtan taşan heyecan seyyâlelerinin zaif ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücud bulur. Başka türlü şöhret, asil ve mağrur bir ruh için mucib-i hicabdır.

Bilamübalağa denilebilir ki, herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran dün şairlerin işidir. Büyük şairlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. Her an o kanatları itemez ve o kapılar bazen asırlarca insanlara kapalı durur. Son senelerde bir müverrihimizin kolları, (Nedim)i belahete karşı saklayan kalenin kapı kanatları araladıktan sonra der ki, cüceler o şiirin bahçelerine girebildiler. Fakat bu girenlerden birçoğunun anlayışı çini duvar üzerinde kirli el izleri gibi, ancak Nedim’i telvis etmiştir. Her şiirin ruh seviyesine göre muhtelif derecelerde manaları olduğuna bundan daha kâfi bir delil aramaya lüzum var mı?

Şairin manalı olmaktan evvel daha nice endişeleri vardır ki, onlara nisbetle mana ve mevzu şiirin ancak ehl olmayana göre kurulmuş çarkı cephe ve cidarını teşkil eder. Herhangi cinsten bir eser-i sanat karşısında (Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor. Benzemiyor.) tarzında sualler sıralayan ve ona göre fikir mütalaa beyan eden şahıs sanatkârın kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve temasından dikkatle hazer edeceği, âlem-i ruha musallat iğrenç bir tufeylîdir. Asâr-ı sanatta hamâkatına feda bulamayan ve arzın her tarifinde en fazla münteşir olan bu tıfli, her devirde ve her memlekette sanatkârın candan düşmanı olmuştur. Hayatta sanatkâr onun yüzünden kâh süfli bir dalkavuk ve kâh masum bir kurban olur. Bu dağınık sanat tıflilerinin yanında, sanat mefhumunu taklit eden birde bir sanat memuru vardır ki, edebiyatta en müzevveci “edebiyat hocası”dır. Vehle-i ûlâda unvan ve sıfatı emniyetbahş olan bu adamın hakikatte “edebiyat dersi” kadar vâhi olduğunun düşünülmesi şayan-ı hayrettir. Edebiyat hocası hava satan ve mehtap ışığı imal eden efsanevi tacirler gibi güzellik his ve idrakini bir tali mektep pür-garâmına tebaen şakirtlerine öğreten şimdiki hatalı terbiye usulünün halk ve icat ettiği beyhude bir mürebbidir. Ne şair şiiri ne sanatkâr sanatı tefsîr ve izah edemez. Onun için hiçbir memlekette edebiyat muallimi -nadir istisnalarla- ne bir şair ne bir nasir, ne de başka bir suretle sanata mensup olan bir insandır. Ekseriyetle kıraat imla ve sarf hocalığından istihale eden bu zat nazarında şiir, sualli cevaplı bir kıraat malzemesinden fazla bir kıymeti olmadığından nesre kabil-i tahvîl ve sarf u nahv tatbikatına müsait olmayan her şiir genç zekâlar için bir tehlike ve bir sû-i misaldir. Anlaşılmak şartıyla edebiyat hocası için üstad ile mübtedinin eseri mefâhir-i lisan idâdına dahil, aynı ayarda güzel yazılardır. Bir siyah gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi izah edilmeksizin kendiliğinden anlaşılan şiiri duymak için en ibtidâi asabî techîzâttan mahrum olan hoca, şiiri imla, sarf ve nahv meselesi halinde anlatamadığı gün kürsüde söyleyeceği artık bir tek söz kalmamıştır.

Mamafih bir dakika için şiirde “vuzûh”un lüzumu kabul edilse bile, evvela vuzûhun ne olduğunu anlamak lazım gelir. Hangi türlü zekânın anlayışı vuzuha mikyas addedilmeli? Birisine göre açık olan bir şiirin diğer birisine de öyle görünmesi hiç lazım gelmez. Zekâlar vardır ki kâinatın ortasına atılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu veya bu şiir değildir, sıkı mechûlat ormanları bunların zekâlarını ve ruhlarını her taraftan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan mânânın, uçurumdakine nâmer’i olması kadar zaruri ne olabilir? Şair, umumi lisandan müfriz kelimeleri yeni mânâlarla zenginleşmiş, her harfi yeni ahenklerle tannân, reviş ve şahsi bir lehçe vücûda getirdiği andan itibaren eserinin vuzûhu karie göre tahavvül etmeye başlar. Zira vuzûh, esere ait olduğu kadar karinin de zekâ ve ruhuna taalluk eden bir meseledir. Her yerde olduğu gibi bizde de yevmî gazetenin tembel alıştırdığı kari, şiirde kolay bir zevk bulamaz. Halbuki şiir, anlaşılmak için ruh ve zekâ istidadından başka çetin bir hazırlanma ve hatta ziya, hava ve zaman şartları gibi birtakım harici avâmilinde yardımını ister. Şiirler var ki sular gibi akşamla renklenir ve ağaçlar gibi mehtapla gölgelenir, güneşin ziyasında ise bu aynı şiirler, teneffüs edilmez bir buhar olur. Uzaktan gelen bir çoban kavalını veya bir bahçıvan şarkısını dinleyerek ağlamak istediğimiz yaz gecelerindeki ruhumuz öğlelerin hararetinde taşıdığımız o ağır ve baygın ruhun eşi midir? En güzel şiirler mânâlarını kâriin ruhundan alan şiirlerdir.

Şiirde bazı aksâmın şüphe ve müphemiyette kalması bir hata ve kusur teşkil etmek şöyle dursun, bilakis, şiirin bediîyeti nokta-i nazarından elzemdir. Üslûpta köreltici bir sarâhât İngiliz bediiyatçısı Ruskin’in dediği gibi, muhayyileye yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman sanatkâr en kıymetli müttefiki olan kariin ruhundan gelecek yardımı kaybetmiş olur. Eser-i sanatın en büyük hedefi muhayyileyi kendine râm etmektir. Buna muvaffak olamayan eserin diğer bir bütün meziyet ve faziletleri onu bir eser-i sanat olmaktan kurtaramaz.

Mevzu gece içinde güller gibi, cümlenin ahenkli karanlığında ve muattar heyecanı için bir nîm-şekl olarak, ancak sezilir bir halde bırakılırsa muhayyile onun eksik kalan aksâmını ikmâl eder ve onu hakikatten bin kerre daha müheyyic bir vücut verir. Harabelerin, uzaktan gelen seslerin, nâ-tamam resimlerin, kaba yontulmuş heykellerin güzelliği hep bundandır. Hiçbir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir. İlk defa kapılardan gece girdiğimiz şehirlerin gündüz manzarası hayal için en azından sukut olduğunu kim tecrübe etmemiştir? Muhayyile, yarasa kuşu gibi, ancak şirin nîm karanlığında pervâz edebilir.

Hâsılı şiir, resullerin sözü gibi, muhtelif teşrifata müsait bir vüs’at ve şümulü hâiz olmalı. Bir şirin mânâsı diğer bir mânâ olmaya müsait oldukça her okuyan ona kendi hayatının da mânâsını izâfe eder ve bu suretle şiir, şairle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı olmak pâyesini ihraz[76] edebilir. En zengin, en derin ve en müessir şiir herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh nâmütenâhî hassasiyetleri isti’âb edecek bir vüs’ati olandır. Mahdud ve münferit bir mânânın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, hududu, beşeri teessürâtinin mahşerini çeviren o mübhem ve seyyâl şiirin yanında nedir?

Ahmet HAŞİM/ Piyale, 1926


Viktor Hügo-Mavi Gözlü Yunan Çocuğu ve Kin-Emin Bülent Serdaroğlu (Fecriati Sanatçısı)

Sefiller adlı başyapıtın sahibi 1802-1885 yılları arasında yaşamış Fransız romantik sanatçı Viktor Hügo (Victor Hugo), Yunan isyanı sırasında bir çocuğun yaşadıklarını yazmıştır. Galatasaray'ın kurucusu ve kaptanı Fecriati sanatçısı Emin Bülent Serdaroğlu da ona cevap yazmıştır.  

Victor Hugo'nun Şiiri

Çocuk ( Mavi Gözlü Yunan Çocuğu)

Türkler burada idi. Her yan Harabe

Yürek acısı.

Sakız, üzüm adası,

Şimdi kömürleşmiş resif

Bir zamanlar çiçeği ile gölgeli Chios,

Gelgitlerle sahilleri coşan Sakız Adası,

 parlayan büyük ağaçlar, yamaçlar, saraylar,

bazen alacakaranlıkta bir koro

genç kızların dansı.

Kurtarılmış ıssız bir köşede

kararmış duvarlarına yakın yerlerde

Bir mavi gözlü çocuk, bir Yunan genci, oturur

Utançla eğdi başını

Şimdi söndürmek için yüreğindeki ateşi

Yıkımdan arta kalan beyaz çiçekli bir alıç aldı eline,

Onu seviyorum.

Yeniden gülümsetecekse eğer; vermeliyim size;

Tatlı sesli bir flüt

ziller ve dans?

ama veremem - çiçek, tatlı meyve,

harika kuş?

Çocuk daha sonra,

mavi gözlü Yunan çocuğu: "Arkadaş ", dedi

vereceksen eğer:

"Bana biraz ateş ve barut ver."

 

Emin Bülent Seerdaroğlu'nu bu şiire atfen yazdığı cevap şiir:

 

KİN

Göster sema-yı mağribe yüksel de alnını,

Dök kalb-i saf-ı millete feyz-i beyanını!

 

Al bayrağınla çık, yürü sağken zafer nüma

Bir gün şehit olunca sen, olsun kefen sana!

 

Ey makber-i muazzam-ı ecdadı titreten,

Düşman sadası, sus, yine yükselme gölgeden!

 

Kafir! Hilal-i rayet-i İslam'a hürmet et,

Toplar boğar hitabını dağlarda akıbet!

 

Dağlar lisana gelse de anlatsa hepsini,

Binlerce can dirilse de nakletse geçmişini!

 

Garbın cebin-i zalimi affetmedim seni,

Türk'üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi!..

 

Ben şurezar-ı kalbimi kinimle süslerim,

Kalbimde bir silah ile ferdayı beklerim.

 

Kabrinde müsterih uyu ey namdar atam!

Evladının bugünkü adı sade intikam!

 

Sembolistlerin Esin Kaynağı: Şiir Sanatı (Paul Verlaine)

 Ahmet Haşim'in musiki ve şiir arasında kurduğu ilişkinin ilham kaynağı şiir:


ŞİİR SANATI

Musiki, her şeyden önce musiki;
Onun için tekli mısradan şaşma.
Kıvrak olur, erir havada sanki;
Ağır aksak söyleyişe yanaşma.

Kelime seçerken de meydan senin;
Bile bile bir nebze aldanmalı.
Dumanlısı güzeldir türkülerin;
Öyle hem seçik olsun, hem kapalı.

Güzel gözler tül ardında görünsün
Gün ışığı titremeli şiirinde
Ak yıldızlar maviliğe bürünsün
Ilgıt ılgıt sonbahar göklerinde.

Ararengin peşindeyiz çünkü biz;
Rengin değil, ararengin sadece.
Ancak öyle sarmaş dolaş ederiz.
Kavalı boruyla rüyayı düşle.

Nükte belâsından kurtulmaya bak;
Acı zekâ, sulu gülüş neyine?
İşe karıştı mı bu cins sarmısak
Maviliğin yaş dolar gözlerine.

Tut belâgati boğazından, sustur
El değmişken bir zahmete daha gir.
Kafiyenin ağzına da bir gem vur
Bırakırsan neler yapmaz kim bilir?

Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!
Hangi sağır çocuk ya deli zenci
Sarmış başımıza bu meymenetsiz,
Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi?

Hep musiki, biraz daha musiki;
Havalanan bir şey olmalı mısra
Deli bir gönülden kalkıp gitmeli
Başka göklere, başka sevdalara.

Dağılıp tuzu sabah rüzgârına
Mısraların alsın başını gitsin
Kekik, nane kokaraktan, dört yana...
Üst tarafı edebiyat bu işin.
Paul Verlaine
Çeviri: Melih Cevdet Anday ve Sabahattin Eyüpoğlu

Fecr-i Âtî Encümen-i Edebîsi Beyannamesi (Fecr-i Ati Edebiyatı Beyannamesi Tam Metin + Orijinal Metin)




Fecr-i Âtî Encümen-i Edebîsi Beyannamesi

Şimdiye kadar memleketimizde edebiyat kelimesinin haiz olduğu ehemmiyeti halka ifham eden (anlatabilen), tereddüt etmeden söyleyebiliriz ki, pek az kimse gelmiştir.
Tarih-i edebîmizi (edebiyat tarihimizi) tetkik edersek en parlak devirlerde bile edebiyatın bütün ihata-i manasıyla (geniş anlamıyla) anlaşılıp anlatılmadığını görürüz. Onun için bizde sanat ve edebiyat, daima boş vakitlerin bir hemdem-i latifi (güzel bir arkadaşı) olmaktan fazla bir ehemmiyet almamış ve bunların nasıl terbiye-i hissiyenin tekâmülüne (duygu terbiyesinin gelişimine) hizmet etmek tarikiyle (yoluyla) bir milletin pişvâ-yı terekkiyâtı (gelişmesinin önderi) olduğu takdir edilmemiştir. Edvar-ı kadimden (en eski devirlerden) ayrılıp asr-ı hazıra (günümüze) doğru gelince yavaş yavaş suret-i telkinin (telkin şeklinin) bir istihaleye (değişime) uğradığını görüyoruz. Kemal Bey ve hem-zamanları (çağdaşları) birçok münasebetle bu husustaki fikirlerini söylemişlerdir.
Kemâl Bey’in “Edebiyatsız millet, dilsiz insan kabilindendir” sözü meşhurdur. Fakat efkâr-ı umumiyenin (kamuoyunun) anlamaktan ve anlamak için hiç bir rehber-i hayırkâr ve ciddi (hayırlı ve ciddi bir rehber) bulamamaktan mütehassıl (doğan) lakâydîsine (umursamazlığına) böyle bir cümlenin devâsâz (çare) olması elbette mümkün değildir.
Bu zamana mahsus edebiyatların da bu hususta hidemâtı (hizmetleri) görülmekle beraber Osmanlı efkâr-ı umumiyesinin (kamuoyunun) bu rehberi kat’i surette bulduğu tarih, itiraf etmeli ki, Edebiyat-ı Cedide’nin genç ve faâl zekâlarının Servet-i Fünûn sahifelerinde ilk tesis-i meslek ettikleri zamana tesadüf eder. Bu heyet-i edebiyenin (edebî heyetin) erkânı, o mecmuanın sahifelerinde muhitini tenvir eden bir manzume-i muzîe (ışık veren, parlayan manzume/beraberlik) vazifesini görüyordu. Fakat hükümetin gittikçe ar tan zulmü onların kalemlerine ilk darbe-i anif ü kahhârı (sert ve kahredici darbeyi) indirdi. Ve bunlar ilerde tekrar toplanmak ümidi ile dağılıp gittiler. Hürriyetin ilanıyla yeniden ziyalarına intizar edildiği (ışıkları beklenildiği) zaman ise pek az istisnaî ile artık onlar eski melike-i hayalleri(hayallerinin melikesi) olan sanat ve edebiyata karşı bir sehâb-ı lâkaydîye (umursamazlık bulutuna) bürünmüştür. Bunu söylemekle bizden evvel gelenlere itiraz arzusunda değiliz. Zira onların edebiyatımıza ettikleri hizmeti takdir etmemek herhalde kadir-şikenlik (kadirbilmezlik) olur. Biz onlara mazi-i meslekleri için teşekkür ile hal ve istikbale atf-ı nazar edeceğiz (bakacağız).
İşte bu istikbale bakmak azim ve niyetiyle Fecr-i Âtî teşekkül ediyor. Fecr-i Âtî azası kendilerine herkesten ziyade edebiyat-perest ve azim-perver olmaktan fazla bir kıymet ve ehemmiyet atfetmek cesaretini almamakla beraber temelini attıkları müessesenin bu beyâbân-ı ilim ve edep (ilim ve edebi yat çölü) içinde bir sâye-zâr-ı zümürridîn (yemyeşil bir gölgelik) olmasına intizâren (bekleyerek) şimdilik Avrupa’daki emsâlinin (benzerlerinin) küçük bir numunesini temsil ve irae etmesine (göstermesine) çalışacaklardır. Lisanın, edebiyatın ulûm-ı edebiye ve içtimaiyenin (edebiyat ve toplum bilimlerinin) terakkisine (ilerlemesine) hizmet etmek, ayrı ayrı şurada burada tenemmüv eden (gelişip büyüyen) istidatları sinesinde cem ederek (toplayarak) İttihat ve içtimaın (beraberliğin ve bir araya gelmenin) hasıl edeceği (doğuracağı) kuvvetle tekemmüle (olgunlaşmaya), müsademe-i efkârın (fikirlerin çarpışmasının) parlatacağı barika-i hakikatle tenvir-i efkâra (hakikat şimşeği ile fikirleri aydınlatmaya) çalışmak: İşte Fecr-i Âtî’nin gaye-i azim ve meramı (gayretinin gayesi ve istediği)!



Fecr-i Âtî azasının semerat-ı mesaisini (çalışmasının meyvesini) ihtiva edecek bir kütüphane, teessüs etmek (kurulmak) üzeredir. Edebiyat-ı Cedide’nin parlak zekâlarına da matla-ı envar (nurların doğacağı yer) olma meziyetini haiz olan Servet-i Fünûn mecmuası nâşir-i âsârıdır (eserlerinin yayımcısıdır / yayın organıdır). Bundan başka memleketimizin terakkiyât-ı fikriye ve hissiyesini (fikrî ve hissî yükselmesini) temin edecek âsâr-ı mühimme-i Garbiyeyi (Batı’nın mühim eserlerini) kendi azasına ve mükâfâtlı müsâbakalarla (ödüllü yarışmalarla) hariçten intihap olunacak (seçilecek) zevata (kimselere) tercüme ve neşrettirmek, umûmî konferanslar vererek halkın seviye-i zevk-i edebîsinin i’lâsına (edebî zevk seviyesinin yükselmesine), hudûd-ı malûmâtının tevsiine (bilgi hudutlarının genişlemesine) çalışmak, memâlik-i Garbiyedeki müessese-i mümâsile (Batı ülkelerindeki benzer kuruluşlar) ile tesis-i revâbıt ve münasebât ederek (ilişki ve bağları geliştirerek) memleketimizin tenemmüvât-ı edebiyesini (edebî gelişmesini) Garb’a, Garb’ın envarını âfak-ı Şark’a nakledecek metin ve ulvî bir nâkil vazifesini görmek, Fecr-i Âtî’nin cümle-i âmâlindendir (emellerindendir). Tanzim ve hükümete ita olunan (sunulan) nizamnamenin bir sureti yakında neşrolunacaktır. Efkâr-ı münevvere ashabının (aydınlık fikir sahiplerinin) bu teşebbüs-i hayrı (hayırlı teşebbüsü) bir nidâ-yı teşçî ve takdir (beğenme ve gayretlendirme ünlemesiyle) ile karşılayacağına eminiz. Çünkü acı bir itiraf olmakla beraber söylemekten çekinmeyiz ki memleketimizin ilme, sanata ihtiyacı pek şedittir (çok şiddetlidir). Bu ihtiyacı telâfi için atılacak en küçük adım, rehâya, i’tilâya doğru atılmış demektir ve bundan mahrum olmak muazzez (çok sevgili) vatan için elîm (elem verici) bir öksüzlüktür.”

Fecr-i Âti Encümeni Edebîsi namına kâtibi 
Müfit Ratip

Encümenin a’zâ-yı hazırası: 
Ahmet Samim, Ahmet Haşim, Emin Bülent (Serdaroğlu), Emin Lâmi, Tahsin Nahit, Celâl Sahir (Erozan - reis), Cemil Süleyman (Alyanakoğlu), Hamdullah Subhi (Tanrıöver), Refik Halit (Karay), Şahabettin Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih (Devrim), Ali Canip (Yöntem), Ali Sühâ (Delilbaşı), Faik Âli (Ozansoy), Fazıl Ahmet (Aykaç), Mehmet Behçet (Yazar), Mehmet Rüştü, Köprülüzâde Mehmet Fuat (Köprülü), Müfit Ratip, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) (Servet-i Fünûn 1910: 227).

Divan Edebiyatı Nazım Şekli Gazel ve Örnekleri (Bütün Yönleriyle Gazel)

 Divan Şiiri Nazım Şekilleri içinde yer alır.

Arap şiirinden Türk şiirine transfer edilen şiir biçimidir.

Arap şiirinde, kadınlarla aşk üzerine sohbet etmek anlamına gelir.

Arap şiirinde önceleri kaside nazım şeklinin tegazzül bölümü içinde yer alan gazel, zamanla müstakil/bağımsız bir şekil haline gelmiştir.

Aşk, aşkın halleri, aşık-maşuk ilişkisi, sevgi-muhabbet, içki, tasavvufi ve felsefi konular gazellere konu olabilir.

Divan şiiri olarak bilinen Klasik Türk Şiiri içinde en çok yazılan ve divanlarda en çok yer alan nazım şeklidir.

Gazel aruz ölçüsüyle yazılır.

Gazelin nazım birimi beyittir.

Gazel, 5-15 beyit arasında yazılır. Daha uzun veya kısa gazellere rastlanır. 5 beyitten az olanlara nakıs veya natamam, 15'ten uzun olanlara mutavvel gazel, gazel-i mutavvel denir.

Gazelin kafiye şeması aa, ba, ca, da, ea şeklindedir.

Gazelin ilk beytinin kafiyeli olmasına musarra/mısralanmış/mısralı hale getirilmiş denir.

Divan şiirinde sözün, mevzun (ölçülü), mukaffa (kayifeli) ve orijinal hayale sahip olması beklenir.

Beyitler tek kafiye etrafında döner. Beyitlerin birbiriyle kafiyeli olmasına mukaffa/kafiyelenmiş denir. Redifi olan gazeller ise müreddef/redifli gazel adını alır.

Gazelin bütün dizeleri kafiyeli olursa müselsel/zincirleme gazel denir. Bütün beyitler tek kafiye olduğu için bu durumda müselsel gazel aynı zamanda musarra yani beyitleri aynı şekilde kafiyelenmiş de denir. Birden çok musarra (aynı kafiyeye sahip beyit) beyitlere zatü'l-metal veya zatül-metali (birden fazla matlaya sahip gazel) denir.

Gazelin ilk beyti matla beytidir. Matladan sonra yer alan beyte hüsn-i matla denir. Matla bazen tekrarlanır. Bu durumda redd-i matla denir. Matla dışında başka bir mısranın tekrarlanmasına ise redd-i mısra denir.

Gazelin son beytine makta beyti denir. Maktadan önce yer alan beyte de hüsn-i makta denir. Gazelin son beyti maktadır ve genellikle şairin mahlası bu beyitte yer alır. Şairin mahlası bu beyitte yer aldığı için bu beyte mahlas beyti, mahlashane veya taç beyit adları verilir. Şairin mahlasını birden fazla anlama gelecek şekilde kullanılmasına hüsn-i tahallüs denir (baki=şairin mahlası ve sonsuz, sünbül= Sünbülzade Vehbi ve sünbül çiçeği gibi).

Şair makta beytinden sonra gazele beyit eklerse bu durumda gazel gazel-i müzeyyel, zeyilli gazel, ekli gazel adlarını alır.

Gazelde beyitler farklı konuları işleyebilir. Gazel beyitleri aynı konu üzerinde kalırsa yek-ahenk gazel adını alır. Gazelde sanat yapmak önemlidir. Şair bir gazel boyunca benzer bir ses güzelliği, söyleyiş nefaseti yakalarsa bu durumda yek-avaz gazel denir.

Şairler bazen gazellere Arapça ve Farsça  kelime, mısra veya beyit ekler. Bu durumda olan gazellere mülemma (parlatmak, alacalamak) gazel denir. 


Gazel Örneği -

NÂ’İLÎ, Hâfız Sâlih Nâ’ilî Efendi (d. 1239/1823-24 - ö. 1293/1876-77)


GAZEL

kAFİYE şEMASI

Hüsn ü ânından o mâhın mâhtâb eyler hicâb

Pertev-i mihr-i ruhundan âfitâb eyler hicâb

 

a

a

 

 

Cilvegerdir perde-i hüsnünde yüz bin mihr ü mâh

Eylemez ağyâra izhâr âb u tâb eyler hicâb

 

b

a

 

 

Hayret-ender-hayreti seyr eyledim âyînede

Aks-i hüsn-i sûretin kılmış nikâb eyler hicâb

 

c

a

 

 

Tâb-ı meyden ol perî âteş nikâb olmuş yine

La’l-i nâbından kadeh andan şarâb eyler hicâb

 

d

a

 

 

Mazhar-ı nûr-ı tecellî-i cemâl-i pâkiyiz

Nâ’ilî bilmem neden ol bî-hicâb eyler hicâb

 

e

a

 

 

Gazeller konularına göre şöyle ayrılabilir:

aşıkane (Fuzuli), 

şuhane, (Nedim), 

rindane (Baki), 

hikemi-hakimane-öğretici-didaktik (Nabi), 

sufiyane-arifane-tasavvufi gibi.

Ferman padişahın dağlar bizim : Dadaloğlu

 DADALOĞLU (1785-1865)

Kavga, koçaklama şairi. 


Kalktı göç eyledi Avşar elleri

Ağır ağır giden iller bizimdir

Arap atlar yakın eyler ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir


Belimizde kılıcımız Kirmani

Taşı deler mızrağımızın temreni

Hakkımızda devlet etmiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir


Dadaloğlu’m yarın kavga kurulur

Tüfek öter davlumbazlar vurulur

Nice koç yiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir


Elysium Güruhu musun?