Alegori nedir, ne demektir, örnekleri nelerdir? Alegorik eserlerin özellikleri nelerdir? Alegorik anlatım ve alegorik tarz ne demektir?

 

 

Alegori nedir? Alegori ne demek? Alegori örnekleri nelerdir?

 


Alegori kısaca, “Bir düşünceyi, davranışı ya da eylemi, daha kolay kavratabilmek için onu, yerini tutabilecek simgelerle, simgesel sözlerle, benzetmelerle göz önünde canlandırma işi.”demektir.

Alegori çoğunlukla; bir şeyin (davranış, eylem, duygu, kavram, hayal, nesne…) simge veya sembollerle anlatılmasına denir şeklinde tanımlanır. Temsil, temsiliye, temsili istiare, istiare-i temsiliye gibi eş anlamlılarıyla kullanılan alegori; bir görüntü, yaşantı, davranışın daha iyi kavranması için canlandırma, temsillerle göz önüne getirebilme olarak tanımlanır. İstiare kavramı alegorinin yerine kullanılsa da mecazın bir üst basamağı olan istiare alegoriden farklıdır.

Alegori konusunda çalışan ve Klasik Türk Edebiyatında Alegori adlı kitabı yazan Berat Açıl’a göre ise alegori temelde “Bir şeyi söylerken başka bir şeyi kasdetmektir.”

 

Türk Dil Kurumuna (TDK) göre alegori

Bir duygu, düşünce veya kavramı başka bir şey yardımıyla sembolize edip gösterme sanatı, semboller yoluyla anlatmaya alegori olarak tarif edilir. Türk Dil Kurumu (TDK) da alegoriyi şöyle tanımlıyor:

Alegori –(Fransızca allégorie)

1. isim, edebiyat Bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme, yerine koyma.

2. isim, edebiyat Bir sanat eserindeki ögelerin gerçek hayattan bir şeyleri temsil etmesi durumu.

Alegori (Allegory) kavramı bazen de dokundurma, kinaye, remiz kavramlarıyla ilişkilendirilmektedir.

 

Alegorinin Çeşitli Alanlarla İlişkisi

Mağara Alegorisi (cave allegory) gibi temsillerde soyut kavramları anlatmak için felsefenin; yine soyut adalet kavramının teraziyle anlatılması güzel sanatların; geçmiş bir olayı, davranışı somutlaştırmak için simgelerle canlandırılması gibi hukukun faydalandığı bir alan olan alegori, bir anlatım ve görselleştirme aracı olarak sadece edebiyatta değil başka alanlarda da kullanılmaktadır.

 

Alegorik Eser Hangi Şartları Taşımalıdır?

Berat Açıl, edebiyatta alegoriden bahsedebilmek için edebi ürünün belli şartları taşıması gerektiğini söylemektedir. Alegorinin Türkçede en yakın temsil-i istiareyle karşılanabileceğini ifade eden Açıl, Batılı kaynaklarda alegorinin bir şeyi söylerken başka bir şeyi kasdetmek anlamında kullanıldığını ifade ediyor. Açıl’a göre alegorinin oluşması için teşhis, çatışma ve arayış gereklidir:

Alegori, Antik Yunan’da ortaya çıkmıştır. Bu dönemde teşhis (kişileştirme), alegorinin en önemli unsuru konumundadır. Latin döneminde iç çatışma (Batı edebiyatında erdemler X kötülükler; Doğu edebiyatlarında iyi ve kötü veya nefse ait hassalar ile iyi özellikleri çatışması şeklinde), Ortaçağ’da (toplumun ana harcında din olduğu zaman ve toplumlar) arayış (kahramanın arayışla olgunlaşması) kavramları alegoriye eklenmiştir.

Alegorik anlatım, bir aşk hikayesi anlatırken bunun yanında başka bir hikaye daha anlatır. Mesela Hüsn ü Aşk mesnevisinde Şeyh Galip, Hüsn ve Aşk arasındaki hikayenin yanı sıra tasavvufi seyr ü süluk yolculuğunu da anlatmıştır. Şair bu yüzden bir kelimeye birden fazla anlama gelecek şekilde kullanmak zorundadır. Bu açıdan Hüsn ü Aşk’ın yedi anlam katmanı olduğu ifade edilmektedir.

Türk Edebiyatı’nda Alegori Tasavvufi Eserlerde

Açıl; teşhis, iç çatışma, arayışın alegori için olmazsa olmazı olduğunu vurgular. İslami sahada yazılan metinleri inceleyip bir sonuca ulaşan Açıl, bir eserin alegorik bir eser olabilmesi için ayrıca çokanlamlı, metinlerarası, zamansal ve mekansal belirsizlik, tenasüb, alegorilerin eserin başında ya da sonunda açıklanması ve tek hikayeden oluşması gerektiğini söyler. Açıl; Batılı alegorik eserlerin teşhis, çatışma ve arayışlarla ayrıldığını, diğer edebiyatlarda alegorinin genel olarak şu konular etrafında döndüğünü ifade eder:

Arapça alegorik eserler: felsefî

Farsça alegorik eserler: tasavvufî

Osmanlı alegorik eserleri: tasavvufi

 

Çokanlamlı

Alegori, bir şeyi söylerken bir başka bir şey kasdetmek olduğu için mecburen çok anlamlıdır.

 

Metinlerarası

Metinlerarasılık, bir metni alıp kendi metni içinde başka bir anlamda kullanma anlamında değil kendi metninde başka birinin metninden bahsetme anlamındadır. Kendini bir geleneğin içine yerleştirme ve gelenekteki eserlere benzer ve gelenekteki eserlerden ayırlan yönleri dile getirmek birçok mesnevide yer alır. Sebeb-i telif bölümleri başta olmak üzere eserde önceki mensenvilerden mevcut mesneviyi ayıran özellikler vurgulanır.

 

Zaman ve mekansal müphemiyet (belirsizlik)

Bu, alegorinin zaruri bir sonucudur. Bir kelimenin birden fazla anlamı olacağına göre, bu kelimenin her iki anlamı da karşılayacak durumda olması gerekir. Mesela Mihr hem insan hem de Güneş olarak kullanılıyorsa bu durumda Mihr’in su içmemesi gerekir. Çünkü Güneş su içmez. Soyutlama düzeyinin yüksek olması gerekir. Batı edebiyatında alegori açıklanmaz. Türk edebiyatında ise yazarın başında ya da sonunda eserin alegorisini açıklaması söz konusudur.

 

Tenasüp

“Alegorilerdeki önemli ortaklıklardan biri de, diğer özelliklerin çoğunda da zımnen var olan tenasüptür. Her karakter kendi etimolojik anlamıyla uyumlu edimlerde bulunmak ve benzer anlamlara sahip kavramlardan yola çıkılarak kişileştirilmiş karakterlerle diyalog hâlinde olmak zorundadır. Örneğin Hüsn ü Dil’de Hüsn’ün akrabaları ve arkadaşları, güzellik ve sevgiyle ilgili isimlere sahiptirler ve edimleri de ona uygundur.” (B.Açıl)

Yazarın/Sanatçının/Şairin Eserin Alegorisini Açıklaması

Sanatçı, alegorik olarak kaleme aldığı bir metin sonunda, hangi kavramın neyi kaşladığı ve okurun eseri bu gözle okuması gerektiğini söyler.

Alegorik Yorum nedir?

Alegorik yorum, eleştirmen yazarın kast etmediği bir şeyi yazara yükler. Yazar, bu mesnevide şunu söylemek istemiştir gibi.

Alegorik Yazım nedir?

Alegorik yazım ise yazarın bizzat neyi kast ettiğini söylemesidir.

 

Tek Hikaye

Eser, tek bir hikayeden oluşur. Birden fazla hikaye olduğunda hikayeleri birbirine alegorik olarak bağlamak mümkün olmamaktadır. Tek hikaye yerine hikayelerden oluşan Mevlana’nın Mesnevi adlı mesnevisini alegorik olarak nitelemek zordur. Alegoriyi hangi kelimelerin hangi anlamlarda kullanıldığının bütün hikaye boyunca aynı olması gerekir.

 

Alegorinin Kökenine Dair İddialar

Alegorinin ortaya çıkışını Yunan şairi İlyada ve Odysseia’nın yazarı Homer’e (Homerous) bağlayanlar vardır. Buna göre Homer, aslında bir şeyi anlatırken başka bir şeyi de anlatmaktadır ve ilahi şeyleri anlamaya izin veren bir anlatımı benimsemiştir.

Diğer bir görüş de yine Yunan filozof Platon’un Mağara Alegorisi  olarak bilinen ve gerçekliği anlatmak için kullandığı metafor-mecazdır. Platon’un Mağara Alegorisi, onun alegoriyi bildiğini ve ilk defa kullandığını gösterir:  İnsanlar karanlık bir mağara zincirlenmiştir. Başlarını sağa sola çeviremezler. Sadece karışlarını görebilirler. Doğuştan beri bu mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini gören insanlar, gerçekliği böyle algılar. Bir gün birisi zincirlerinden kurtulur ve mağaranın dışındaki gerçekliğin farklı olduğunu görür. Nesnelerin gerçek olmadığını anlatmak için mağaraya dönen bu kişi, mağaranın dışında farklı bir gerçeklik olduğunu anlatamaz ve o kişinin bu gerçekliği anlatması imkansızdır. Platon bu düşüncesini alegori üzerine oturtur. Ona göre nesne ve idealardan oluşan iki dünya vardır. İnsan bedensel nesneler dünyasına aittir ve orada bulunmaktadır. Ancak ruhen bir zamanlar içinde bulunduğu idealar diyarından izler taşımaktadır. Alegoride mağara toplumu, zincir kuralları, mağara duvarındaki gölgeler toplumların kabul ettiği doğruları sembolize eder. Zincirini kıran kişi de gerçek hakikatin peşine düşen, soran, sorgulayan insandır.

Üçüncü iddia ise kutsal metinlerin yorumunun alegoriyi doğurduğu düşüncesidir. Kutsal metin yorumu ise, Tevrat ve İncil’in Tanrı sözü olduğundan hareketle iki metin arasında çelişen noktalarda alegori olduğu fikrine dayanır. Tanrı sözünde yanlış olamayacağına göre bir şey hakkında iki farklı metinlerde yer almışsa burada alegori olması gerektiği fikrinden hareketle ortaya çıkan görüştür.

 

 

Doğuda ve İslami Edebiyatlarda Alegorik Eserler Nelerdir?

Doğu edebiyatında İbni Sina, Hay bin Yakzan eseri ilk alegorik eserdir. Fars edebiyatından Sühreverdi’nin (ö.1191) Arapça yazdığı Gurbetü’l-Garbiye ve Farsça yazdığı Munisü’l-Uşşak adlı eserleri sonraki alegorik eserler olarak kabul edilir. Ehl-i Şirazi (ö.1538) Şem’ ü Pervane, Fettahi (ö.1448) Hüsn ü Dil, Vechi (ö.1696 sonrası) Hüsn ü Dil ve Zevki, Hüsn ü Dil adlı eserlerini  alegorik olarak yazmıştır.

İslamî edebiyat içerisinde Türk edebiyatı, 20 civarı alegorik eserle ilk sırada yer alır. Bu eserlerin çoğu tasavvufi eserlerdir. Seyr ü süluku anlatırlar. Türk edebiyatındaki alegorik eserlere örnekler:

Ahi, Lami, Keşfi, Muhyi- Hüsn ü Dil

Niğdeli Muhibbi-Gül ü Nevruz

Fuzuli-Sıhhat ü Maraz

Kara Fazli-Gül ü Bülbül

 

Arapça alegorik eserlere örnekler: İbni Sînâ’nın Hayy bin Yakzân’ı, Sühreverdî’nin el-Gurbetü’l-Garbiyye’si ve İbnü’n-Nefîs’in er-Risâletü’l-Kâmiliyye fi’s-Siyeri’n-Nebevviyye’si.

 Farsça yazılmış alegorik eserlere örnekler: Sühreverdî’nin Mûnisü’l-‘Uşşâk’ı, Ehlî-i Şirâzî’nin Şem‘ u Pervâne’si ve Fettâhî’nin Hüsn ü Dil

Osmanlı Türkçesiyle yazılmış alegorik eserlere örnekler: Hüsn ü Dillerin ilki Fettâhî-i Nişâbûrî (ö. 1448) tarafından Farsça olarak kaleme alınmıştır. Osmanlı sahasında Hüsn ü Dil 1512’de Lami‘î Çelebi (ö. 1531-1532), 1517’de Âhî (ö. 1517), 1578’de Muhyî, 1593-94’te12 Yenipazarlı Vâlî (ö. 1598/99) ve  tarihi belirsiz bir tarihte Keşfî (ö.1538-39) tarafından olmak üzere beş defa kaleme alınmıştır. Bu eser, Osmanlı sahasındaki alegorik eserlerin yayılımı açısından önemlidir. Zira, Fuzûlî’nin (ö. 1556) Sıhhat u Maraz’ından Şeyh Gâlib’in (ö. 1799) Hüsn ü Aşk’ına kadar birçok eserin Hüsn ü Dil’den etkilendiği iddia edilmektedir.

 

 

Alegorik Anlatım ve Anlam Ne Demektir?

Alegorik bir anlatım veya eser için teşhis sanatı, iç çatışma ve arayış olmazsa olmaz durumundadır. Alegorik anlatım doğal bir sonucu olarak çokanlamlılık ve zamansal-mekansal belirsizlik (müphemiyet) ayrıca metinlerarasılık alegorik anlatımın vazgeçilmezleridir. Alegorik anlatımın bu sayılan şartları içermesi gerekir. Ancak birçok sayfada şöyle tanımlara rastlanır: Alegori adı verilen sembollerle fikirlerin, eylemlerin, duyguların, kavram ya da nesnelerin anlatım yöntemine alegorik anlatım denilmektedir. Bu anlatımın ifade ettiği anlam ise alegorik anlam olarak çeşitli güzel sanatlar eserlerinde ortaya çıkmaktadır. Örnekler: Yahya Kemal Beyatlı'nın Sessiz Gemi, Ahmet Haşim'in Merdiven adlı şiirleri, Dante'nin meşhur İlahi Komedya adlı eseri.

 

Alegori bir tür mü yoksa tarz mı?

Hem geleneksel yorumları temsil eden tezkirelerde hem de bizden önceki “çağdaş” çalışmalarda şûhâne, rindâne ve âşıkâne gibi tarzların varlığından söz edilir. Söz konusu kelimeler daha çok bir gazel için kullanılmakla beraber bir şair/yazar için de kullanılabilmektedir; örneğin Fuzûlî’nin âşıkâne, Nedîm’in şûhâne bir tarzda yazdıkları genel kabul görmüştür. Şûhane, rindâne veya âşıkâne gibi tarz adlandırmalarında “edâ”nın önemi göz ardı edilemez. Bir şiirin edâsını sadece konusuna bakarak anlamak yetersiz bir bakış açısı izlenimi vermektedir. Burada içerik ve biçimin birlikte rol aldığını söylemek daha yerinde bir görüş olacaktır. Alegoride de bir eda ortaklığından söz edilebilir. Yukarıda dile getirdiğimiz yapı ve amaç birliği (teşhis, iç çatışma, arayış, zamansal ve mekânsal müphemiyet, tenasüp, çokanlamlılık, metinlerarasılık ve aynı hikâyeyle birden fazla hikâye anlatmak) alegorileri bir tarz olarak düşünmeyi mümkün kılmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi alegorileri tür olarak düşünmemizi engelleyen en önemli unsur, konu birliğinden yoksunluktur. Öte yandan alegorileri tarz olarak adlandırabilmek için elimizde daha fazla karinenin olduğunu dile getirebiliriz. Kaynak: (Bir Tür mü Tarz mı? Klasik Türk Edebiyatında Alegori-Berat Açıl)

 Alegorik Eserler Hangi Türe Aittir?

Alegorik anlatım bir tarz olarak birçok türde karşımıza çıkar. Ancak Klasik dönem eserler içerisinde alegorik eser dendiğinde Divan şiiri türü mesnevi nazım şekli akla gelir. Örneklenen ve incelenen metinler, mesnevi nazım şekline aittir. Alegorik olduğu ifade edilen diğer eserlerdeki örnekler ise daha çok alegorik tarz anlatım olarak nitelenebilir.



Anahtar kelimeler:

Alegori nedir? Alegori ne demek? Alegori örnekleri nelerdir? 

Türk Dil Kurumuna (TDK) göre alegori

 Alegorinin Çeşitli Alanlarla İlişkisi

 Alegorik Eser Hangi Şartları Taşımalıdır?

 Alegorinin Kökenine Dair İddialar

 Doğuda ve İslami Edebiyatlarda Alegorik Eserler Nelerdir?

 Alegorik Anlatım ve Anlam Ne Demektir?

 Alegori bir tür mü yoksa tarz mı?

 

Kakül , zülüf, perçem arasındaki fark nedir?




Şiir ve türlerde bolca geçen zülüf, kakül ve perçem arasındaki farklar nelerdir?

İlk önce bir yanlışı düzeltmek gerekir. Kahkül diye kullanılan kelimenin orijini ve Türk Dil Kurumu sayfasındaki yazımı kakül şeklindedir. Kahkül yazımı yanlıştır.

Temelde üç ayrı bölgedeki saçları ifade etmek için kullanılan bu üç kelime bazen birbirlerinin yerine kullanılır.

(كاكل)

Baştaki saçların alna inecek şekilde kesilmiş haline kakül denir.

(زلف)
Zülüf veya zülf ise yüzün iki yanına uzayacak şekilde saçların kesilmiş haline denir. 

 (پرچم)

Perçem ise daha çok başın üst kısmında fazladan saç bırakmak veya saçı kesip bir bölümünü bırakmak şeklindeki kesim şekilleri için kullanılır. Zaten kelimenin temel anlamı bayrak, flama, başın üst kısmında bırakılan tüy gibi anlamlarda kullanılır.


Ancak zülüflere perçem diyen kuaförler, kaküle perçem veya zülüflere kakül diyen ve bu anlamlarıyla kullanan insanlar bulunmakta, bu halleriyle edebi eserlerde kullananlara rastlanmaktadır.


Divan Şiiri (Klasik Edebiyat) Kelimelerini Cümlede Kullanarak Öğrenmek

 

  1. Sözün şehd (tatlı) olsun, hareketin şirin.
  2. Râhımdan  (yolumdan) çekil. Revişimi (gidişimi) bozuyorsun.
  3. Gördi ki bir âfet-i zemane (zamanın güzeli)/ Misli dahi gelmemiş cihane 
  4. Klasik şiirde, sevgilinin boyu serv-i kadd olarak ifade edilir; bunu  ferâmuş etme (unutma).
  5.  Kuçelerden (sokaklardan) geçerken açık revzenlere (pencerelere) dikkat et; serini (başını) yarma. 
  6. Pişen (işin, kârın, meşguliyet, âdetin, alışkanlığın) nedir kardeş? 
  7. Fuzuli hem rind-i şeyda (çılgın aşık) olduğunu hem de hemîşe (hep, sürekli, daima, müdam, devamlı) halka rezil olduğunu söylüyor.
  8. Bir çocuğu giryan eden (ağlatan, göz yaşı döktüren, inleten, üzen) nasıl iflah olur ki? O ki öder giryan giryan bedelini...
  9. Hude (yarar, fayda, menfaat) işler varken niye beyhude-bî-hûde (boş, boşuna, yararsız, faydasız) işlerle uğraşmayı yeğliyorsun ki? 
  10. Akhisarspor fesanesi (efsanesi, masal, hikaye) bakalım alt ligde ne yapacak?
  11. Ümid ile Nevmid (ümitsiz, me'yus, mükedder, cesaretsiz, cesareti kırık) evlense ümîd-vâr olabilir miyiz? Belki... İki olumsuzdan (Nâ-bî) çıktıysa iki zıttan da belki saadet çıkar. 
  12. Sevgilinin zülfü pîç ü tâb (kıvrım kıvrım ve büklüm büklüm) olabilir; güzeldir de belki. Ama gözüm, hayatın piç ü tab olmasın!

Felek ne demek? Dokuz Felek nedir? İlm-i Felek ne demek? Divan edebiyatında felek, tasavvufta felek ne demek?

 


Felek kelimesinin anlamı nedir, felek nedir?

Felek (فلك) kelimesi; gök, gökyüzü, sema veya evren, alem, kainat gibi anlamındadır. Kelimenin çoğulu eflak (افلاك)=feleklerdir. 

Bir astronomi terimi olarak gök cisimlerinin içinde döndüğü yuvarlak kubbe, yapı gibi anlaşılmıştır. Yıldızların döndüğü yer, yıldızların içinde döndüğü alan gibi anlaşılan felek, Atlas feleğiyle tamamlanan bir yapıdır.

İlm-i Felek veya Felek İlmi şeklinde kullanılan bu ilim dalının temelinde, dünyayı evrenin çekirdeğinde düşünen, dünyayı kainatın merkezi kabul eden anlayış söz konusudur. Bu haliyle Dokuz Felek tabiri ortaya çıkmaktadır. Dünya'nın etrafını bir bir soğan, bir marul gibi saran katmanlar Dokuz Feleği oluşturur. Bu dokuz gök katmanının ilk yedisi, yedi gezegenin feleğidir. Dünya'ya en yakın olan Ay Feleği, sonrasında yukarıya doğru Utarit, Zühre, Güneş, Merih, Müşteri, Zühal gezegenlerinin bulunduğu felekler bulunur. Sekizinci felekte sabit yıldızlar, burçlar bulunur. En dış kabukta Atlas feleği bulunur. Atlas Feleği doğudan batıya döner ve diğer felekleri aksi istikamette dönmeye zorlar. Bu devir yirmi dört (24) saatte tamamlanır. Doğudan batıya bu dönüş diğer felekleri batıdan doğuya döndürünce insanların hayatları, talihleri, bahtları, gelecekleri, istikballeri üzerinde olumsuz tesir yapacağı düşüncesi şairlerin şikayet ettiği feleğe dönüşmüştür. Şairler; insanı zora düşürenin feleğin dönüşü olduğunu düşündükleri için sürekli felekten şikayet etmişlerdir.

Divan edebiyatında felek, tasavvufta felek ne demek dendiğinde aslında bu Atlas Feleği'nin diğer felekleri döndürmeye zorlamasıyla ortaya çıktığı düşünülen olumsuzluklara işaret edilir. Edebiyatta felek, şairin veya sanatçının başına gelen kötülüklerin sebebi şeklinde düşünülmüştür. Feleğin veya feleklerin dönüşü veya dönek oluşu, vefasız oluşu şairlerin ve sanatçıların çokça dile getirdiği hususlardan olmuştur. 

Edebiyattan, divan edebiyatından veya tasavvufi bir eser olduğu ifade edilen Şair Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun mesnevisinde, birçok sanatçının şikayet ettiği felekle ilgili bir bölüm şöyledir:


Bu izhar-t i'tiraf-ı cehaletdür ve İkrar-ı israf-t ma'siyetdür (Cahilliği  itiraf ve Günah  Taşkınlığını Kabullenme)

 

Ey hikmete bahmayan nazarsuz

Ahval-i zemaneden habersüz

(Ey hikmete bakmayan kör  ve  ey  zamanın hallerinden habersiz olan!)

 

Ta'n etme ki çerh bi-vefadur

Daim işi cevr ile cemdur

 

Şerh eyle mana ki çerh n'etdi

Andan ne cem zuhura yetdi

(Vefasızdır ve daima işi cevr ile cefadır,  diyerek feleği kınama da, bana söyle; felek ne yaptı ve ondan (sana) ne eziyet dokundu?)

 

 

Nen var idi kim elünden aldı

Ne mertebeden aşaga saldı

(Neyin vardı ki, elinden aldı?  Seni hangi mertebeden aşağıya yuvarladı?)

 

Devrana getürdi mihr ü mahı

Anc'etdi sipidi vü siyahı

(Güneşe ve Ay'a dönme emri verdi ve böylelikle akı ve karayı ortaya çıkardı. )

 

Geh ateşe zecr-i ab verdi

Geh bada gam-ı türab verdi

(Bazen ateşe su ile eziyet verdi; bazen rüzgarı toz-toprak ile kederlendirdi.)

 

Şem'-i emelün münevver etdi

Her ne diledün müyesser etdi

(Ümidinin lambasını aydınlattı; her ne diledin ise onu gerçekleştirdi.)

 

Kıldı seni hiçden bir adem

Esbab-ı tena"umun ferahem

(Seni, bir hiç iken, insan yaptı; bolluk içinde yaşarnan için gerekli şeyleri  bir araya getirdi.)

 

Çerhun hod işi senünle böyle

Sen n'eyledün anun ile söyle

 

Her dem anı bi-vefa ohursen

Dönsün deyü min du'a ohursen

(İşte feleğin seninle işi böyle ... Peki, söyle bakalım sen onun için ne yaptın ki, her an ona (vefasız) deyip, (tersine) dönsün diye binlerce beddua okuyorsun?)

 

Çün ol sana kıldı mihr-banlıg

Yahşılıga eyleme yamanlıg

(Madem ki o sana şefkat ve merhametle davrandı; öyleyse sen de iyiliğe kötülükle karşılık verme!)

 

Ey ruh ki cam-ı cehl edüp nuş

Hubb-i vatan eyledün feramuş

(Ey ruh!  Belli  ki,  cahillik  kadehini  içip,  vatan sevgisini unutmuşsun ...)

 

Kim saldı seni bu teng raha

Handan düşdün bu dam-gaha

(Kim saldı seni bu dar yola? . Neden düştün bu tuzağa?)


...


(Beyitler ve diliçi çevirileri Prof. Dr. Muhammed Nur Doğan'ın Leyla ile Mecnun kitabından alıntıdır.)


Gnostisizm Nedir? Gnostisizm ve Tasavvuf İlişkisi Var Nedir?

 

 

Gnostisizm Nedir? Gnostisizm ve Tasavvuf İlişkisi Var Nedir?





Gnostisizm’in Milattan Sonra 3. Yüzyılda ortaya çıktığı bilinir. Felsefe veya din olduğuyla ilgili tartışmalar bulunsa da Entüisyonizm (sezgicilik) felsefesinin doğuşunda etkili olmuştur. Gnostisizm, bilginin sadece duyumlardan geldiğini ve başka hiçbir yoldan bilgi edinilemeyeceğini savunan Ampirizm ilkelerini reddeder. Gnostikler bilgiye sezgi ve maneviyatla ulaşilabileceğini düşünür. Duyular somut ve dünyevi bilgiye erişebilir ama ruhi hayatta somut bilginin değeri yoktur. Ruhsal bilgi için iç gözlem ve muhakeme yeterlidir.

Gnostisizm, Grekçe gnosis yani irfan kelimesinden türetilmiş olup gnostik de arif veya arifane anlamına gelir. Yunanca bilgi kelimesi gnostur. Dünya bilgisi ve öte alem bilgisi olarak iki tür bilgiye odaklanan Epistemoloji (bilim felsefesi) tarihi gnostisizme adayanır. Epistomoloji’nin, dünya bilgisi olarak ifade ettiği kavram, tasavvufta akl-ı maaşla karşılanır. Ahireti yok sayıp dünya varmış gibi yaşamak anlamına gelir. Öte alem olarak ifade edilen akl-ı maad ise dünyanın fani olduğunu bilip dünya hayatını öteye bir hazırlık olarak düşünmek şeklindedir. Ruhla ilgili bilgi, ruhi bilgi, ruhani bilgi, ilim gibi bir anlamda kullanılan gnostit kelimesi; gnosis, gnostikos (Grekçe), gnostikus, gnostici (Latince), gnostic (İngilizce), gnostiker (Almanca), gnostique (Fransızca), gnostico (İspanyolca), gnostico (İtalyanca) gibi şekilleriyle Batı dillerinde geçer.Sezgi, düşünce veya tefekkür yoluyla elde edilen bilgi anlamında kullanılan kelimenin Türkçesi; hikmet, marifet, bilinirlik şeklindedir.

Gnostikler, insanoğlunun selametini ilim, irfan, marifet yoluyla sağlanabileceğini düşünür. Tasavvufta bunlar; keşif, ilham, vehbi ilim gibi kavramlarla ifade edilir. Kısaca seyr-i süluk yolculuğu diye anlatılan bu süreçte, dünyaya ait nimet, istek, arzu, hırslardan elini eteğini çekip zirve mertebelere takvayla ulaşma kastedilir.

Tasavvufta irfani bilgi, irfani hikmet, hikmet, marifet gibi kelimelerle karşılanan gnostik bilgi, her şeyin kötü olduğunu kabul ettikten sonra sevmenin gerçekleşebileceğine inanan ve kendilerine gerçek Hristiyan olarak adlandıran kişilerin savunduğu akıma ait bilgileri içerir. Gnostizm veya gnostikler; gözlemle ediniline bilgiden çok akıl ve sezgiye dayalı bilgiye önem verirler. Dünyadaki insanların sosyal statü ve zenginliklerinden bağımsız olarak eşit olduklarını düşünürler. Gnostik bir kişinin kalp ve keşif gözü açık, öngörüsü, hiss-i kable'l vuku sezisi, sezgisi güçlüdür. Gnostik kelimesi; Türkçede arif, evliya kişiler için kullanılan özelliklere karşılık gelen bir anlama sahiptir. Bilinmemezliliği, bilinemiyeciliği savunana agnostiklerin karşısında yer alan gnostikler bilen kimselerdir.

Gnostizm olarak bilinen bu yapıda, insan her türlü bilgiye doğadaki gözlemleri belli bir seviyeye ulaştıktan sonra mental olarak her şeye hükmetme gücüyle ifade edilir. Çin Maniheizm, Antik Mısır Hermenitizm, Antik Yunan Ezoterizm, Zerdüştçülük, Hristiyanlığı ve Yahudiliği sentezleyen birçok yapıda gnostizim diye ifade edilen bu mistik felsefeden izleri bulmak mümkündür.

Aslında gnostisizm ve gnostikler, Hristiyanlık dışındaki dinleri reddeder. Pleroma adlı tek tanrıya inancına sahip gnostikler, tanrının tüm doğaya nüfuz ettiğini düşünür. Kainat ve doğanın tanrıdan ayrı düşünülemeyeceğini ve yaratıcının evrenin ötesinde değil içinde olduğunu düşününe panteistlerden bu yönüyle ayrılırlar. Gnostikler, tanrının doğaya nüfuz ettiğini ve her şeyin canlı olduğunu dünürler.

Gnostiklere göre, Dünya ve Allah hakkında bilgi sahibi olmak için kişi önce kendini tanımalıdır. “Kendini bilen, evreni bilir.” diye düşünen gnostikler, bu bilgiye ulaşmak için dünyevi nimetlere sırt çevirip çile çekmenin gerekliliğine inanır. Bu yüzden gnostikler, toplumdan uzakta, izole, tecrit edilmiş, keşiş hayatı yaşamayı e sadece ihtiyaçları kadar yemeyi tercih etmişlerdir. Gezerek kalabalıklara Hz. İsa ve hayatını anlatan gnostikler, İsevi bir hayatı öğütleyip açgözlülük, hırs, dünya sevgisinden yani en büyük günahlardan uzak bir hayatı yaşamayı önermişlerdir.

Gonstisizm ve gnostikler, inanç ve öğretilerini kısa hikaye ve mesel yoluyla anlatır. Mesela dünyanın geçici ve yerleşmeye değmeyecek bir yer olduğunu anlatmak için Nasıriye’de kendine 300 yıl yaşayacağı adam hikayesi anlatılır. Adam 300 yaşayacağı müjdelenmesine rağmen yaşayışını değiştirmez.


Gnosise yüklenen bu anlam zaman içerisinde İslam dünyasında irfan anlayışı olarak kendisini gösterecektir. İslam tarihinden de hatırlanacağı üzere Mısır, Suriye, Filistin, Irak ve Hindistan gibi bölgelerde fetih hareketlerinin hız kazanması neticesinde buralardaki dini, felsefi, mistik ve kültürel atmosfer ile ilişkiye girilmiş, bazı etkileşimler meydana gelmiştir. Gnostik düşüncenin tasavvuf, felsefe ve Şiiliğin İsmaili yorumu üzerinde varlığını hissettirmesi bu etkileşimin bir yansıması olarak telakki edilebilir. Ancak burada şunu belirtmek isteriz ki, tamamıyla Gnostik olan ve Gnostisizme benzeyen fakat onunla birebir tutulamayan düşünce şekilleri arasında ayrım yapılması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında İslam düşüncesinde yer alan irfan anlayışının Gnosis ile sadece benzerlik arz ettiği düşünülmektedir. 

 

Tasavuf geleneği açısından gnosis/irfan, akli bilgiden üstün olup keşif, sezgi ve ilham yoluyla kalpte hâsıl olan bilgi türüdür. Tanımlamadan da görüldüğü üzere mutasavvıflar, bilgiye ulaşmada duyu ve aklın yanı sıra müşahede ve sezgiye de vurgu yapmaktadır. Böyle bir ayrıştırma bilgiye muhatap olan kesimler arasında farklılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Nitekim bilginin, avama, âlim ve hakimler ile velilere hitap eden yönleri bulunmaktadır. Bunlardan velilerle ilgili bilgi, kalp sezgi yoluyla Allah’ın lütfünün bir eseri olarak Allah’ı müşahede edenlerin ulaşabildiği bilgi çeşididir. Tasavvuf geleneğinin önemli bilgi tasniflerinden olan kesin akli delille elde edilip akıl sahiplerine hitap eden ilme’l-yakin, açıklama ve bildirim sonucunda ulaşılıp ilim sahiplerine seslenen ayne’l-yakin, keşif ve müşahede sayesinde varlık kazanıp marifet ehline ait olan hakka’l-yakin ile zahir-batın, şeriat-hakikat, avam-has ayrımları gnostik/irfani düşüncenin birer yansıması olarak değerlendirilebilir. Hakka’l yakin konumunda bulunan bir kişi, bilginin en üst mertebesine ulaşmış bulunup böyle bir kimseye Allah’ın kaza ve kaderi de dâhil olmak üzere gaybın ve sırların kapıları açılmaktadır. Bazı sufiler bu bakış açısını daha da ileri götürerek ilme’l ve ayne’l yakin süreçlerini üçüncü mertebeye ulaşmada birer vasıta olarak değerlendirmiştir. Hakka’l-yakin olan marifet ve hakikat aşamasına varıldığında ise ilk iki durumun değerini yitireceği savunulmuştur.

 

Tasavvuf dünyasında Gnostik/irfani anlayışın önemli temsilcilerinden biri de, belki de en önemli, İbn Arabî’dir. Felsefi tasavvuf geleneğinin mimarları arasında yer alan İbn Arabî, gnostik/irfani düşünceyi vahdet-i vücut doktrininde olduğu gibi hem epistemolojik hem de ontolojik bakımdan sistematik bir yapıya kavuşturmuştur. İbn Arabî felsefesinde gnostik/irfani bilgi ile akli bilgiyi karşılaştırmakta, ikisi arasında bazı farklar olduğunu belirtmektedir. Nitekim ona göre, vasıtasız bir şekilde hakikate, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak tarzda eşyanın gerçekliğine ulaşmayı sağlayan bilgi gnostik/irfani bilgidir. Bu bilgi aklın idrakinin dışında batıni yapıda ve ilahi lütfün bir gereği olup, ruhani bakımdan kemal derecesine ulaşmış sufi kimselerin kalbini kapsayan nur şeklinde kendini göstermektedir. İbn Arabî, Alah’ın lütfünün bir eseri olarak bazı kimselere (sufi-veli) zahiri bilgiden daha üstün ve asli maksada ulaştıracak olan marifetin bilgisini (yaratılmışlarla ilgili sırların, Kur’an’ın zahiri manası yanında gaybi anlamlarının, batının bilgisi gibi) ihsan etmektedir. Kâinatın ve dinin zahir-batın ayrımına tabi tutulduğu bir diğer düşünce sistemi de hiç şüphesiz ki Şii-İsmaili ekoldür. İsmaili öğretinin gnostik/irfani bakış açısını başta Yeni Eflatunculuk olmak üzere eski İran inanç sistemi büyük ölçüde etkilemiştir. Nitekim onlar Hz. Ali ile diğer imamlara mitolojik ve yarı tanrısal özellikler atfetmekle kalmamış, Hz. Ali başta olmak üzere sahabe ve Şii imamlara dayandırdıkları Kuran’ın zahiri ve batıni yönleri bulunduğuna dair rivayetler bağlamında nakli de zahir-batın ayrımına tabi tutarak yorumlamışlardır. Zahiri yön, batına ulaşmada bir araç olup, peygamberden peygambere değişmekle birlikte batıni hakikatlerde herhangi bir değişme söz konusu değildir. Batın zahirden üstün olup, batını elde etmenin yegâne yolu manevi bakımdan yetkinliğe ve şeriatın verilerini gnosise/irfana götürecek şekilde yorumlamaya bağlıdır. 

 

İslam düşünce dünyası açısından gnostik unsurların bir diğer yansımasını da yukarıda da ifade ettiğimiz üzere İslam felsefesinde, özellikle İbn Sina’nın Meşşai duruşunda görmekteyiz. Meşşailik sistemi içerisinde o, bilginin akli ve sezgisel yönlerine dikkat çekmekte, sezgiye dayalı bilginin akli olandan daha önemli olduğuna vurgu yapmaktadır. Nitekim ariflik makamına ulaşmanın temel taşları olarak nefse ve bedene hakim olan güçlerinin aşılıp metafizik boyutla irtibatlı hale gelmeyi ifade eden riyazet ve arınmayı öne çıkarmaktadır. Arif olan kişi ancak bu sayede gayp âlemine dair ilahi sırlara vakıf olabilecektir. Gnostiszm/irfaniyye anlayışını temsil eden bir diğer İslam felsefesi ekolü Sühreverdi, Molla Sadra ve Mir Damad’ın öncülüğünde gelişen İşrakilik’tir. Sühreverdi’ye göre bilgi sadece nesnelerin herhangi bir vasıta olmaksızın doğrudan doğruya sezgi, aydınlanma ve müşahede sayesinde farkına varışla elde edilebilir. Akli çıkarımlar ve mantığa dayalı istidlallere gelince bunlar, hakikat bilgisinin bir aracı mesabesindedir. 

 

Sonuç olarak gnostisizm Mısır mitolojisi, Yahudi apokaliptisizmi, Babil astrolojisi, Zerdüşt düalizmi, Yunan ve Helen felsefesi, Hıristiyanlık, Hindu ve Budist etkileri, ortaçağ Cathar’ları gibi değişik farklı din, kültür ve felsefi düşünceyi bir araya getiren dini-felsefi bir hareket olarak karşımıza çıkmaktadır. Suriye’de ortaya çıktığı M.Ö. birkaç yüzyıl ve sonrasında hızlı bir şekilde batıya yayılmıştır. Bu yayılış esnasında ilişki kurduğu farklı dini ve felsefi akımları etkilediği gibi aynı zamanda onlardan etkilenmiştir. Geçmiş ve geleceğin, eski ile yeninin, doğu ile batının bir sentezinden ibarettir. Gnostikler Tanrı, insan ve evren hakkında gizli bir takım bilgilere sahip olduklarına inanmaktadır. Sahip oldukları inanç ve görüşlerle özellikle birinci yüzyıl Hıristiyanlığı içerisinde üç temel inanç sisteminde biri haline gelmişlerdir. Din ve varlığın gerçek bilgisine ulaşmanın imkânı olarak ahlaki ve ruhi bakımdan olgunlaşmayı, hikmet ve maslahata binaen yaşamayı ilke edinen bir bakış açısına sahiptirler. Gnostik düşünce sadece Tanrı’nın ne olduğu değil aynı zamanda dünya ve insanın nasıl yaratıldığı, her ikisinin de doğasının ne olduğu, her bireyin kurtuluşu nasıl elde edeceği, dünya ve evrenin sonunun nasıl olacağı, daha sonra nasıl bir geleceğin bizi beklediği gibi sorulara cevaplar bulmaya çalışan bir içeriğe sahiptir. Buradan hareketle gnostisizmin biri bireyin kurtuluşunu/salvation hedefleyen pratik, diğeri de başlangıç ve son bakımından Tanrı-evren-insan olgusuna dikkat çeken nazari yönü bulunmaktadır. Nitekim kurutuluşun yolu olarak dış dünyadan uzaklaşma, içinde bulunulan durumdan hoşnutsuzluk, riyazet, keşif, sezgi ve müşahede sayesinde Tanrı’ya kavuşma gibi hususlar pratik alanla, başlangıç ve son hakkında dini-felsefi bir tevil ve tefsir yoluyla gelenek oluşturulup toplum, din, mezhep ve siyaset gibi alanlarda kullanılması nazari süreçle ilişkilendirilebilir.

 

Alıntı kaynak:

(Gnostisizmin Genel Teolojik Arka Planı ve Tarihsel Gelişimi Yrd. Doç. Dr. Harun IŞIK)


 

Sonuç için (Gnostisizmin Genel Teolojik Arka Planı ve Tarihsel Gelişimi Yrd. Doç. Dr. Harun IŞIK)



İzafet kesresi nedir ve nasıl kullanılır? İzafet kesresinin yuvarlaklaşması nasıl olur?

 




Osmanlı Türkçesi veya Osmanlıca diye bilinen dönemde  başta Arapça ve Farsça olmak üzere farklı dillerden çok sayıda kelime, kavram ve yapı Türkçeye geçmiştir.

Türkçede sıfat ve isim tamlamaları şu şekilde kurulabilir:


ulvi alem: sıfat tamlaması

aşk pazarı: belirtisiz isim tamlaması

aşkın celladı: belirtili isim tamlaması


Ancak bu tamlamaları Arapça ve Farsça yapılarla da kurmak mümkündür. Birçok metinden bunların örneklerini görmek mümkündür. Farsçadan alınan yapıyla bu tamlamaları kurmak için izafet kesresi, Arapçadan alınan yapılar için genel olarak elif-lam (ال) iki kelime arasına koymak gerekir. 

İzafet kesresi kısaca, isim ve sıfat tamlamalarını Farsça yapıda kurmak istendiğinde kullanılan dil bilgisi unsuruna denir. Burada bilinmesi gereken husus, Farsça ve Arapça yapılarda Türkçenin tersine önce tamlanan sonra tamlanan gelir. Bu durumda iki kelimenin yerini değiştirmek gerekir. Yukarıdaki örnekleri bu yeni hale uygun şöyle yazabiliriz:

alem-i ulvi: sıfat tamlaması (ulvi alem-yüce alem)

bazar-ı aşk: belirtisiz isim tamlaması (aşk pazarı)

cellad-ı aşk: belirtili isim tamlaması (aşkın celladı)

İzafet kesresi iki kelime arasına kelimenin ünlülerini dikkate alınarak -i, -ı şeklinde konur. Kelimenin son harfi ünlü ile biterse bu durumda -yı, -yi şekilleri kullanılır. Örnek

can-ı canan: sevgilinin canı

derya-yı aşk: aşk deryası


 İzafet temelde anlamı yakın etmek, iki kelimeyi karıştırmak, terkib etmek, terkip oluşturmak anlamlarına gelir ve Türkçede olduğu gibi iki kelime arasında anlam ilişkisi kurar.


İzafet kesresinin yuvarlaklaşması nasıl olur?

İzafet kesresi çoğu zaman -i, ı veya -yi, -yı şeklinde kelimelere gelir. Ancak bazı metinlerde bu dar ı ve i harfleri yerine yuvarlak harfler u ve ü kullanılır. Bu durumda dar ünlü yuvarlaklaşmış olur. Örnek:

ab-ı hayvan yerine ab-u hayvan

ilm-i tıp yerine ilm-ü tıp

sahib-i esrar yerine sahib-ü esrar







Türkçenin Latin Harfli İlk Kitabı: Codex Cumanicus (KODEKS KUMANİKUS)






  • Kodeks Kumanikus'un önemi nedir?

    Türkler; Göktürk, Uygur, Arap, Soğd, Kiril alfabeleriyle dillerini yazıya geçirmiştir. Latin alfabesiyle yazıya geçirilen ilk eser olması, Türkçenin modern anlamda ilk gramer kitabı olması, dil açısından çok sayıda malzemeyi içinde barındırması Kodeks Kumanikus'un en önemli taraflarındandır. İçinde yer alan 47 bilmecenin ve kelimelerin Karaçay-Malkar, Kazak, Kırgız, Tatar, Kumuk, Karay dillerinde yaşıyor olması bunun göstergesidir.

  • Kodeks Kumanikus'un ne demektir?

    Codex Cumanicus veya Kodeks Kumanikus, Kuman Kitabı adıyla meşhurdur. Ancak eserin herhangi bir yerinde bu isim geçmemiştir. Kitap, bir sözlüktür ancak sadece sözlük gözüyle bakmak doğru olmaz. Kitabın Avrupalılara Kıpçak Türkçesini öğretmek için amacıyla yazıldığı anlaşılmaktadır ve Venedik ve Cenevizli tüccarların İlhanlı coğrafyasındaki Türkçe ve Farsça konuşan insanlarla ticaretini kolaylaştırmak amacıyla yazıldığını düşündürtmektedir. Kuzey Kıpçak Türkçesinin en önemli ve eski eseri konumundadır. Eser içinde Tatarca ifadesi geçmesine rağmen eserin eserin yazıldığı bölgeye yakın yerde yaşayan Karay Türklerinin Türkçesine yakın olduğu bilinmektedir.

  • Kodeks Kumanikus ne zaman yazılmıştır?

    Eser üzerinde kitabın 12 Temmuz 1303'te yazıldığına dair bir kayıt söz konusudur. Ancak eserde birçok yazana ait bölümler olduğunu unutmamak gerekir.

  • Kodeks Kumanikus farklı bir döneme ait olabilir mi?

    Eser, şu an bulunduğu kütüphaneye 1362'de kaydedildiği için böyle bir ihtimal güçtür.

  • Kodeks Kumanikus nerede yazılmıştır?

    Kodeks Kumanikus'un nerede yazıldığına dair kesin bir kayıttan ziyade tahminler söz konusudur. Kitabın Karanediz civarında Kefe'de veya o civarda başka bir yerde yazıldığına dair tahminler söz konusudur.

  • Kodeks Kumanikus'u kim yazmıştır?

    Eseri kimin yazdığı belli değildir. Kitap üzerinde çalışan uzmanlara göre kitap bir elden çıkmamış, çok sayıda farklı kişinin metne müdahalesi ve katkısı olmuştur.

  • Kodeks Kumanikus nerededir?

    Eserin mevcut tek nüshası İtalya'nın Venedik şehrinde Saint Marcus Kütüphanesi'ndedir.

  • Kuman-Kıpçak ilişkisi nedir?

    Batılılar Kıpçaklara Kuman demiştir. Ancak zamanla bu kelime yerini Kıpçakçaya bıraktığı için Kuman Dili El Kitabı olarak bilinen Kodeks Kumanikus, Kuzey Türkçesi Kıpçakça'nın el kitabına evrilmiştir.

  • Latin alfabesiyle yazılmış Türkçe ilk eser nedir?

    Mevcut bilgilere göre Latin harfleriyle yazılmış Türkçe metin, Kodeks Kumanikus'tur.

  • Kodeks Kumanikus kaç cilttir?

    Kodeks Kumanikus, iki cilt halindedir. İki ayrı kitap ciltlenip tek kitap haline getirilmiştir. Birinci cilt 55, ikinci cilt 27 sayfalık bir kitaptır. Birinci cilt sözlük, ikinci cilt karışık metinlerden oluşmaktadır. İlk cilt, 1291-1293 yıllarında yazılmıştır. İkinci cilt 14. yüzyılın ilk yarısında yazılmış olabilir. Birinci cilt, Latince-Farsça-Kumanca (Kıpçakça) sözlük şeklindedir. İkinci cilt, Altınordu Devletinde yaşayan Müslüman Türkleri Hristiyanlaştırmak amacıyla yazıldığı anlaşılmaktadır. İkinci cillte Latin harfli Hıristiyan ilahileri, vaaz ve öğretiler yer alır.

  • Kodeks Kuminkus kaç dilli bir eserdir?

    Eser, üç dillidir: Latince-Farsça-Türkçe (Kumanca-Kıpçak). Kitap 110 sayfadır. Kitap; Latince-Farsça-Türkçe üç sütun halinde ilerlediği için aynı zamanda Farsça için de çok önemlidir.

  • Koedks Kumanikus niçin yazılmıştır?

    Kodeks Kumanikus'un Hıristiyan misyonerlerce yazıldığı yaygın kanaitinin aksine kitabın Kıpçaklara Hıristiyanlığı anlatan metinler içerdiği bilinmektedir. Kıpçak Türkçesine ait bölümler için ise Venedik-Cenevizli tüccarlar için el kitabı olarak düşünüldüğünü söylemek mümkündür.



  • Türkçenin ilk modern gramer kitabı nedir?

    Kodeks Kumanikus, Türk kültür tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Kitap içinde çok sayıda fiilin şahıslara göre çekimleri Latin harfleriyle verilmiştir. Bu yönüyle Arap harfli alfabede tam gösterilmeyen sesleri tespit etmek mümkün olabilmektedir. Ancak eserin edebi bir yazı dili yerine konuşma dilini esas alması bunu zorlaştırmaktadır.

  • Kodeks Kumanikus'un içeriği nedir?

    Eserde 40 civarında farklı konu başlığı tespit edilmiştir. Hıristiyan ilahilerinden Türkçe bilmecelere, Türkçe fiil çekimlerinden kelime anlamlarına çok dağınık bir içeriğe sahiptir.

  • Türkçe ilk bilmece kitabı nedir?

    Kodeks Kumanikus, içinde Türkçe bilmece barındıran ilk eserdir.

  • Kodeks Kumanikus ile ilgili çalışmalar nelerdir?

    Prof. Dr. Mustafa Argunşah ve Doç. Dr. Galip Güner 2015'te Kodeks Kumanikus'u metin olarak neşretmiştir. Ayrıca eser üzerinde çok sayıda çalışma mevcuttur.

 

Âşık Ruhsatî Koşmasında İsim ve Sıfat Tamlamaları Tahlili

Sıfat Tamlaması deli gönül Tamlayan: deli (Niteleme Sıfatı) Tamlanan: gönül (İsim) ...