Ağlayan Nar ile Gülen Ayva Masalının Özeti

 

Ağlayan Nar ile Gülen Ayva 

Masalda dokuz kız çocuğu olan ve erkek çocuk özlemi çeken bir padişahın, onuncu  çocuğunun  da  kız  olmasıyla  birlikte  bu  kız  çocuğunun  başından  geçen  olaylar  anlatılmaktadır.  Padişah,  Valide  Sultan’a  yine  kız  doğurursa  her  ikisini  de  cellada  vereceğini söyler. Valide Sultan korkusundan sarayda gizli bir yerde doğum yapar ve bu  çocuğun da kız olduğunu görünce, hemen onu sarıp sarmalayıp padişaha erkek çocuk  doğurduğunu söyleyerek, hem kendini hem de kızını celladın elinden kurtarır. Padişah bu  mutlu haberi yedi düvele ulaştırır. Fakirleri kırk gün kırk gece doyurur. Valide Sultan bir  erkek çocuğu gibi yetiştirir kızını. Padişah, on iki yaşına gelen oğlunu sünnet ettirmek  ister. Durumun ortaya çıkacağını anlayan Valide Sultan, üzüntüden ağlayıp dururken kızı  yanına  gelir  ve  niye  ağladığını  sorunca,  Valide  Sultan  da  her  şeyi  anlatır.  Çocuk,  babasının  yanına  giderek kendisinin hala küçük olduğunu ve sünnetten korktuğunu  söyleyince, padişah oğlunun üzülmesine kıyamaz ve sünneti erteler. İki yıl böyle geçer  gider ve çocuğun yine sünnet olma zamanı gelir. Bu defa bir plan yapan çocuk sünnet  başlamadan kaçıp gitmeye karar verir. Bu sayede hem annesini hem de kendisini celladın  elinden kurtarmış olacaktır. Hanım Sultan babasına sünnet olmadan önce meydanda  atıyla gezmek istediğini söyler. Babası kabul edince hemen ahıra gider ve bir at seçer.  Seçtiği bu at; kapkara, üzerinde tek beyaz bir kıl bile olmayan yağız bir attır. Atın başını  okşayarak içini döküp ağlayan Hanım Sultan’ın haline acıyan at, dile gelir ve konuşur.  At,  Hanım  Sultan’a  teselli  vererek  göz  açıp  kapayıncaya  kadar  başka  bir  diyara  gideceklerini söyler. Meydanda halkın arasında ata binen Hanım Sultan bir anda göz açıp  kapayıncaya  kadar  herkesin  gözü  önünde  kaybolup  gider.  Padişaha,  şehzadeyi  atın  kaçırdığı haberi gider ve padişah her yerde oğlu sandığı Hanım Sultan’ı aratır ama hiçbir  yerde izine rastlayamaz. Yağız at bir günde Hanım Sultan’ı altı aylık yola götürür. Hanım  Sultan’ı üstünden indiren at yelesinden üç kıl verir ve ne zaman başına bir iş gelse kılları  birbirine sürt ben hemen oraya gelirim der ve bir duman içinde ortadan kaybolur. Hanım  Sultan bir süre gittikten sonra bir kasabaya varır ve büyük bir saray görür. Sarayın  mutfağında hummalı bir çalışma vardır. Hemen kıyafetlerini değiştirerek fakir bir yolcu  kılığına girip aşçıbaşından bir iş ister ama aşçıbaşı kabul etmez. Hanım Sultan aşçıbaşını  dinlemeyerek işlerin ucundan tutmaya başlar ve her işe koşturur. Saray mutfağı bir anda  düzene girer ve işler yoluna koyulur. Bunu gören aşçıbaşı hemen onu işe alır. Hanım  Sultan bu kadar fazla yemeğin neden yapıldığını sorunca aşçıbaşı ona bu memlekete altı yılda bir gelen dev vardır. Padişahımızın ciğerini yer ve gider. Bu hazırlıklar cenaze  yemeği içindir. Sarayda tebdili kıyafet gezmeye çıkan Hanım Sultan, bir odada padişahın  al  elbiseler  içindeki  kızını  görür.  Diğer  odaya  gidince  padişahın  korkudan  yatakta  uzandığını ve devin gelmesini beklediğini görür.  Hanım Sultan hemen atın kendisine  verdiği kılları birbirine sürter ve yağız at bir duman içinde ortaya çıkar. Kız durumu yağız  ata anlatır ve ondan devi ortadan ikiye ayıracağı bir kılıç ister. Yağız at ona istediği kılıcı  verir ve ona bir vurduğu yere bir daha vurmaması gerektiğini söyler. Yağız at yine  dumanlar içinde kaybolur gider. Hanım Sultan gizlice padişahın odasına girip bir köşede  saklanır. Gece zifiri karanlıkta odanın ortasında bir dev belirir.  Hanım Sultan kılıcı devin  boynuna indirir ve onu ortadan ikiye ayırır. Hanım Sultan devin kulağını keserek cebine  koyup oradan ayrılır. Sabah olunca korkudan bayılan padişah uyanır ve odanın ortasında  başı gövdesinden ayrılmış devi görür. Kapının önünde geceden beri korkuyla bekleyen  saray görevlileri devin ölüsünü görünce onu kendilerinin öldürdüğünü söylerler. Padişah  inanmasa da hepsini ödüllendirir. Bütün saray  halkına hediyeler ve altınlar dağıtır.  Aşhanedekiler Hanım Sultan’ı da padişahın huzuruna gitmeye ikna ederler ve o da  padişahın huzuruna çıkıp devi kendisinin öldürdüğünü söylese de padişah inanmaz.  Devin kulağını cebinden çıkarıp  gösterince padişah doğru söylediğini anlar ve ona  isteğinin ne olduğunu sorar. Hanım Sultan gece odaların birinde gördüğü Al Giyimli  Sultan’ı padişahtan kendisine vermesini ister. Padişah bu kızın çok çetin ve çetrefilli biri  olduğunu söylese de Hanım Sultan vazgeçmez. Hemen Al Giyimli Sultan padişahın  huzuruna çağrılır ve durumu ona anlatır. Al Giyimli Sultan padişah babasından bir günlük  düşünme süresi ister. Gece Hanım Sultan, Al Giyimli Sultan’ın kapısının deliğinden  içeriyi gözetler. Odanın ortasında bir altın leğen vardır ve bu leğenin içine bir kuş girip  çırpındıktan sonra genç bir delikanlıya bürünür. Al Giyimli Sultan peri padişahının oğlu  olan bu genç delikanlıya olup biteni anlatır.  Birlikte bir plan yaparlar. Ertesi gün Al  Giyimli Sultan, padişah babasının huzurunda, filanca yerdeki devlerin yanında bir ayna  vardır eğer bu aşçı yamağı o aynayı getirip yiğitliğini kanıtlarsa onunla evlenirim yoksa  ona varmam der. Asıl amacı aşçı yamağının gidip de dönmemesidir. Gece olup biten her  şeyi gördüğü için Hanım Sultan bunu kabul eder ve yola koyulur. Hemen yağız atın  kendisine verdiği kılları birbirine sürter ve at bir dumanın içinde ortaya çıkar. Hanım  Sultan  yağız  ata  durumu  anlatır.  Yağız  atın  sırtına  binen  Hanım  Sultan  göz  açıp  kapayıncaya kadar devlerin olduğu dağın yanına gelir. Yağız at Hanım Sultan’a dağa tırmanıp devlerin olduğu mağaraya sessizce girip duvarda asılı aynayı almasını söyler.  Yağız at eğer devlerin gözü açıksa uyuduklarını, gözleri kapalıysa uyanık olduklarını  söyler ve aynayı aldıktan sonra ne olursa olsun arkasına bakmadan yanına gelmesini  tembihler.    Hanım  Sultan,  yağız  atın  dediklerini  bir  bir  yaparak  mağaraya  ulaşıp  gözlerinin açık olduğunu gördüğü devlerin uyuduğunu anlayınca aynayı sessizce alıp  arkasına bakmadan kaçıp yağız atın yanına gelir. Yağız at ile birlikte oradan uzaklaşıp  saraya gelen Hanım Sultan padişahın huzuruna çıkıp aynayı gösterir. Padişah buna çok  sevinir  ve  hemen  kızını  çağırtır.  Aynayı  görünce  çok  şaşıran  Al  Giyimli  Sultan  babasından bir günlük daha süre ister. Gece olunca yine kapı deliğinden içeriyi gözetleyen  Hanım  Sultan  peri  padişahının  oğlunun  yine  geldiğini  görür.  Tekrardan  bir  plan  yaptıklarını anlar ve planlarını öğrenip gizlice oradan ayrılır. Sabah olunca padişah  babasının huzuruna çıkan Al Giyimli Sultan, filanca yerde kimsenin gidemediği, gidip de  yerini bulamadığı, bulup da geri dönemediği bir mağara vardır ve o mağaradaki devlerin  yanında bir şimşek taşı vardır. Aşçı yamağı eğer bu taşı bana getirip yiğitliğini kanıtlarsa  onunla evlenirim yoksa ona varmam der. Yine her şeyi kabul eden Hanım Sultan oradan  uzaklaşır. Yağız atı tekrardan çağırıp olan biteni anlatır ve yağız atın sırtında bir anda  devlerin olduğu dağın yanına gelirler. Yağız at Hanım Sultan’a dağa tırmanıp devlerin  olduğu mağarayı bulmasını ve sessizce duvarda asılı şimşek taşını almasını söyler. Yağız  at Hanım Sultan’a, bu devler uyanıp da seni görürlerse sana edecekleri bütün bedduaların  gerçekleşeceğini anlatır. Hanım Sultan, yağız atın dediklerini bir bir yaparak mağaraya  ulaşıp gözlerinin açık olduğunu gördüğü devlerin uyuduğunu anlayınca, şimşek taşını  sessizce alıp arkasına bakmadan kaçmaya başlar. O sırada bir insan kokusu alan devler  uyanır ve şimşek taşının duvarda olmadığını görünce Hanım Sultan’ın peşine düşerler.  Hanım Sultan’ın arkasından “Eğer er kişi isen kız, kız isen er yiğit olasın” diye beddua  ederler. Kız atın yanına varınca olanı biteni anlatır ve devlerin arkasından ettiği bedduayı  söyleyince birden kendisini yoklar ve kız iken erkek oluverdiğini anlar. Yağız at da  Hanım Sultan da buna çok sevinirler ve hemen saraya dönüp padişahın huzuruna çıkıp  şimşek taşını Al Giyimli Sultan’a verir. Al Giyimli Sultan son bir gece daha babasından  izin ister. Al Giyimli Sultan gece peri padişahının oğluna her şeyi anlatır. Peri padişahının  oğlu bizim sarayın bahçesinde bir ağaç var ‘Ağlayan Nar ile Gülen Ayva’ ağacı. Bir  yanında narlar ağlar diğer yanında ayvalar güler. Babamın ne kadar askeri varsa bu ağacın  başına   nöbetçi   olarak   koyacağını,   o   aşçı   yamağı   yiğit   gelince   onu   yakalayıp parçalayacağını der. Kapı deliğinden her şeyi dinleyip öğrenen şehzade oradan ayrılır.  Sabah olunca Al Giyimli Sultan padişah babasına filanca yerde peri padişahının has  bahçesinde bir ağaç vardır. Aşçı yamağı eğer bu ağacı bana getirip yiğitliğini kanıtlarsa  onunla evlenirim yoksa ona varmam der. Yine her şeyi kabul eden şehzade oradan  uzaklaşır ve yağız atı tekrardan çağırıp olan biteni anlatır. Bu defa yağız at bir kamçı, bir  külah bir de deri postu verir şehzadeye. Yağız atın sırtında periler ülkesine varan şehzade  külahı başına geçirip görünmez olur ve deri postuna binip kamçı ile vurunca uçmaya  başlar. Şehzade sarayın has bahçesindeki ağacın üzerine gelir ve yerinden söker. Orada  bekleyen  askerler  ne  olduğunu  anlamadıkları  için  karanlıkta  birbirlerine  saldırırlar.  Sarayın penceresinde olan biteni gören peri padişahının oğlu yenildiğini kabul eder ve  güvercin kılığında uçup gider oradan. Şehzade doğruca saraya giderek ağacı padişahın  huzurunda yere koyar. Yavaş yavaş peri padişahının oğlunun büyüsünün etkisinden  kurtulan Al Giyimli Sultan’ın gönlü de şehzadeye kayar. Kırk gün kırk gece düğün  yaparlar. Şehzade Al Giyimli Sultan’ı alarak kendi memleketine giderek anasına ve  babasına olan biteni anlatır. Kırk gün kırk gece düğün de orada yapılır.

Kaynak:

Tahir Alangu’nun “Billur Köşk Masalları” Adlı Kitabının Çocuk Edebiyatının Temel İlkeleri Bakımından İncelenmesi – Hüseyin KUDAK

 

Helvacı Güzeli Masalının Özeti

 

Helvacı Güzeli 

Masal  bir  oğlu  ve  bir  de  kızı  olan  babanın  kızının  başından  geçen  olayları anlatmaktadır. Baba, kızını kendi gözünden bile sakınır, hiçbir yere göndermez, sokağa  bile çıkartmaz. Bir gün kızın babası oğlu ile birlikte Hicaz’a gitmeye karar verir. Kızına  tembihlerde bulunarak kimseye kapıyı açmamasını, dışarı işlerini ise komşuları olan  mahalle camisi müezzininin yapacağını söyler. Bir gün cami müezzini minarede ezan  okurken, bahçede kendisine emanet edilen kızı görür. O anda aklı başından giden müezzin  ne dediğini, ne okuduğunu şaşırır. Kızı elde etmek için bir plan yapar ve komşusu olan  bohçacı  kadından  yardım  ister.  Bohçacı  kadına  kese  kese  altın  vererek  kızı  evden  çıkartmasını ve önceden kiraladığı hamama getirtmesini söyler. Bohçacı kadın kızın  evine gider, kız her ne kadar evden çıkmak istemese de kızın aklına bir şekilde girerek  yeni açılan hamama bütün mahalledeki genç kızların geleceğini söyler ve kızı hamama  götürmeye ikna eder.  Kızı alıp hamama götüren bohçacı kadın bir bahane bulup gizlice  oradan ayrılır. Kız hamamın içinde mahallenin müezzinini görür. Ağzı yayılmış bir  şekilde sırıtarak sinsi bir bakışla kıza bakmaktadır. Kız olan biteni, içine düştüğü oyunu  hemen anlar. Olan bitenin farkında değilmişçesine müezzin efendiye sen şu kurnanın  başına otur önce ben seni yıkayayım sonra sen beni yıkarsın der. Müezzinin başına bolca  sabun sürüp köpürtür ve o köpükleri yüzüne iyice yayar. Kız hemen yerinden ayrılarak  hamamdaki  bütün  kurnalardaki  suyu  boşaltıp  muslukların  ağızlarını  bezle  tıkar.  Hamamdaki nalınları bir peştamalın içine koyarak müezzinin yanına gidip adamın başına,  sırtına, neresine denk geldiyse vurmaya başlar. Müezzin dayak yemekten yere düşerek  bayılır. Kız oradan uzaklaşarak evine gider. Bir süre sonra uyanan müezzin el yardımıyla  hamamda su arayarak yanan gözündeki köpükleri silmek ister ama hiçbir yerde bir damla  su bulamaz. Onu bu halde bulan hamamcı olan bitene anlam veremese de müezzinin  başına su dökerek onun gözlerini temizleyip evine gönderir. Müezzin bir hafta boyunca  yediği dayak yüzünden evde yorgan döşek yatar. Hem kızdan öcünü almak hem de  suçunu örtmek için kızın babasına bir mektup yazarak kızının kötü yola düştüğü söyler.  Mektubu alan kızın babası oğluna mektupta yazılanları okur ve eve geri dönerek kız  kardeşinin başını kesmesini, kanlı gömleğini kendisine getirmesini söyler. Kız kardeşini  çok seven oğlan, bu habere inanmak istemez ama babasına da karşı çıkamadığı için at  binerek geri döner. Mahallede ne kadar komşusu varsa kapı kapı dolaşarak olayı sorup  soruşturur. Bütün komşular, kız kardeşinin kapıdan dışarı adım bile atmadığını söyleyince kız kardeşinin namusuna iftira atıldığını anlar. Eve varıp kız kardeşiyle hasret giderdikten  sonra kardeşine, babasının da yolda olduğunu söyleyerek onu karşılamaya gidelim der.  Issız  bir  yere  gelince  oğlan  kız  kardeşine  olan  biteni  anlatır.  Kız  babasının  böyle  düşünmesine çok üzülür. Oğlan bir köpek yavrusu öldürerek kanını kızın gömleğine  bulaştırıp babasına götüreceğini söyler. Kız kardeşine de buralardan uzaklaşmasını ve bir  daha buralara gelmemesini söyler. Kız dağlarda döne dolaşa bir pınarın başına gelir ve  oradan su içer. Akşam olduğu için yırtıcı hayvanlardan korunmak amacıyla pınarın  başındaki ağacın tepesine çıkıp orada dinlenir. O memleketin padişahının oğlu o gün  avlanmak için oralarda dolaşır. Pınarın başına gelince ağaçtaki kızın görüntüsünü suyun  içinde görür. Başını kaldırıp yukarı bakınca ağaçtaki kızı görür ve oracıkta kıza vurulur.  Kızı alıp saraya götürerek babasından evlenmek için izin alır ve kırk gün kırk gece düğün  yapıp evlenirler. Aradan yıllar geçmiş ve üç çocukları olur. Ancak kızın aklından babası  ve erkek kardeşi hiç çıkmaz. Şehzadeden izin alarak babası ve erkek kardeşini görmeye  gider. Şehzade, yanlarına lalasını ve bir miktar asker de vererek onları uğurlar. Saraydan  epey uzaklaştıktan sonra lala arabanın içine başını uzatarak Hanım Sultan’a ya kendisinin  olacağını, eğer kabul etmezse çocuklarından birinin öldüreceğini söyler. Hanım Sultan  namusunu korumak amacıyla kabul etmez ve lala çocuklardan birinin başını alıp oracıkta  vurur. Üç çocuğunu öldürünceye kadar bu böylece devam eder. Lala üç çocuğu da  öldürdükten sonra kızı da öldüreceğini söyler. Kız yarım saat süre ister. Abdest alıp  namaz kılayım sonra ne olacaksa olsun der. Lala hiç düşünmeden kabul eder. Lala kızın  ayağına bir ip bağlar kaçmasın diye.  Kız da biraz ileriye gidip köşeyi döner ve ipi bir  çalılığa bağlayıp oracıktan kaçar. Lala bir süre sonra ipin olduğu yere gidince kızın  kaçtığını anlar ve oracıkta dövünerek saraya geri dönüp şehzadenin huzuruna varır.  Şehzadeye Hanım Sultan’ın mola yerinde çocuklarını da alarak kimseye belli etmeden  kaçtığını söyler. Şehzade olanlara inanamaz ve üzüntü içinde ağlar durur. Zavallı kız  dağdan  dağa,  ağlaya  ağlaya  giderken  babasının  memleketine  varır.  Yüzüğünü  ve  küpelerini satarak kendisine erkek kıyafetleri alıp giyinir. Saçlarını da külahının içinde  saklar. Eski bir dükkânda ihtiyar bir helvacının yanına giderek kendisini yanına çırak  almasını ister. Karın tokluğuna çalışıp dükkânda uyumaya başlar. Bir iki gün içinde işleri  düzelterek  ocağın  başına  geçip  helva  yapmaya  başlar.  Ustası  helvayı  çok  beğenir.  Müşteriler gelip bir miktar helva alırken bu güzel delikanlıya da hayran kalırlar. Bir yiyen  bir daha yemek ister helvadan. Bir süre sonra bu çırağın adı “Helvacı Güzeli” olur.

Helvasının tadı ve namı her yere yayılır. Şehzade ise yanına lalasını da alıp diyar diyar  gezerek Hanım Sultan’ı arar. Yolları Helvacı Güzeli’nin dükkânına kadar gelir. Erkek  kılığındaki Hanım Sultan’ı ne şehzade ne de lala tanımaz. İştahla Helvacı Güzeli’nin  helvasından  yemeye  başlarlar.  Helvacı  Güzeli,  uzun  yoldan  geldiklerini  söyleyerek  şehzade ve lalasını o gece misafiri olmasına ikna eder ve mahallede bir helva sohbetine  davet eder. Bu sohbete herkes davet edilmiştir. Helvacı güzeli bu sohbette herkese helva  ikram ettikten sonra kazanını kapının önüne koyarak hikâyesini anlatmaya başlar. Önce  hamamda olanları anlatır. Müezzin sancılanmış gibi yaparak ecel terleri döküp oracıktan  uzaklaşmaya çalışırken Helvacı Güzeli kimsenin oradan gitmesine izin vermez. Lalanın  yolda  kesip  öldürdüğü  zavallı  çocukların  halini  anlatmaya  başlayınca  bu  sefer  lala  sancılanarak ecel terleri döker ve oradan gitmek ister ama Helvacı Güzeli onun da  gitmesine izin vermez.  En sonunda herkesin içinde başına bunca iş gelen kızın kendisi  olduğunu söyler. Mahalleli kaçmaya çalışan müezzin ve lalayı yakalayıp döve döve  bağlarlar. Müezzin ve lalayı bir ağaçta sallandırıp asarlar ve bohçacı kadını da sürgün  edip o şehirden uzaklaştırırlar. Şehzade ve kız bir süre baba evinde kaldıktan sonra saraya  geri dönüp tekrardan kırk gün kırk gece düğün dernek kurup eğlenmişler.

Kaynak:

Tahir Alangu’nun “Billur Köşk Masalları” Adlı Kitabının Çocuk Edebiyatının Temel İlkeleri Bakımından İncelenmesi – Hüseyin KUDAK

Billur Köşk Elmas Gemi Masalının Özeti

 

Billur Köşk Elmas Gemi

Masal, hiç çocuğu olmayan olsa da yaşamayan bir padişahın bir kız çocuğunun dünyaya gelmesiyle başlar. Kızını yaşatmak için padişah hekimlere, hocalara danışır. Kızının yaşaması için padişaha, yerin altında güneş girmeyen bir mağara yaptırmasını ve kızını orada büyütmesini söylerler. Kızının yaşaması için bundan başka çaresi olmadığını anlayan padişah her yanı kapalı, yalnızca tavanında küçük penceresi olan bir mağara yaptırır. Kızıyla ilgilenmeleri için mağaraya sütninesini, dadısını ve halayıklarını gönderir.

Gel zaman, git zaman on beş yaşlarına gelen Hanım Sultan aklı uyanık, güzellikte benzeri yok bir kız haline gelir. Mağaranın içinde her istediği yerine getirilse de canı sıkılan Hanım Sultan odada ne kadar masa ve rahle varsa üst üste koyup tavandaki tepe camını kırıp ve dışarı bakar. Dış dünyayı ilk kez gören Hanım Sultan’ın gözleri kamaşır. Hanım Sultan, dadısı geldiğinde ona kendisini bu mağaradan çıkarmalarını yoksa kendisini öldüreceğini söyler.

Padişaha olan biten anlatılır ve padişah telaşla hocaları, hekimleri ve danışmanları çağırtıp bir karara varır. Hanım Sultan’ı yavaş yavaş mağaradan çıkarıtıp bu dünyaya alışmasını sağlamaya karar verirler. Hanım Sultan dadısı ile her gün mağaradan dışarı çıkıp dış dünyaya alışır. Bir gün padişah babasının yanına varıp ona denizin üzerine kendisi için billurdan bir köşk yaptırmasını ve içinde altından, gümüşten eşyalar ile ipekten halılar olmasını ister.

Padişah mimarlara ve ustalara emirler verip hazırlıkları başlatıp denizin tam orta yerine köşkün yapılmasını sağlar.  Bakanın bir daha baktığı, görenlerin gözlerinin kamaştığı dünya üzerinde benzeri olmayan billurdan bir köşk yapılır. Hanım Sultan, dadısı ve halayıkları ile orada yaşamaya başlar. Billur köşkün namı uzak ülkelere kadar yayılır. Her gün binlerce yabancı kişi gemileri ile sandalları ile billur köşkü görmeye gelir.

Günlerden bir gün Yemen Padişahının oğlunun kulağına bu köşkün adı, sanı, ünü ulaşır. Şehzade babasının da rızasını alarak billur köşkü görmek için İstanbul’a yola koyulur. Adamları ile birlikte üç dört aylık bir gemi yolculuğundan sonra şehzade, denizin ortasında parıldayan bir yapı görür ve bunun billur köşk olduğunu anlayıp gemisini hemen köşkün yanına demirler. Hanım Sultan köşkün penceresinden bakınca bir geminin demir attığını ve geminin içinde ağzı açık şekilde köşkü seyreden şehzadeyi görür. Şehzadeye oracıkta canı gönülden vurulur. Şehzade de o anda Hanım Sultan’ı görünce aklı başından gider ve düşüp bayılır. Hanım Sultan şehzadeyi hayran hayran seyredir ve içine düşen ateş ile gözünden inci taneleri gibi gözyaşları dökülür. Bir damla gözyaşı şehzadenin üzerine düşer ve şehzade hemen uyanır. Başını yukarı kaldıran şehzade Hanım Sultan’ın kendisine bakıp iki gözü iki çeşme ağladığını görür. Şehzade, Hanım Sultan’ın kendisine vurulduğunu anlayınca gönlüne bir benlik hissi dolar ve gemideki tayfalarına hareket emri verir. Hanım Sultan’ın gönlünü kendisine kaptırdığı için peşinden Yemen’e geleceğine inanır.

Hanım Sultan olan biteni anlayınca şehzadeye ders vermek için doğrudan padişah babasının yanına gider ve babasından bir gemi ister ama bu geminin teknesi elmastan, kamarası mücevherden, direklerinin ise yakuttan olmasını ister.  Geminin içine kırk güzel beyaz köle kırk da seçme güzellerden kız konulmasını ister. Padişah, kızının bu isteklerinin sebebini anlayamasa da emir vererek gemiyi yaptırır.  Gemi tamamlandıktan sonra Hanım Sultan padişah babasından izin alarak gemiyle bir yolculuğa çıkar. Hanım Sultan geminin kaptanı olur ve yardımcı olarak da yanına tecrübeli bir kaptan alır. Yanında getirdiği köle ve cariyeleri de tayfa yapar.  Gemiyle doğruca Yemen’e giderler. Aylar süren yolculuktan sonra Yemen’e varıp gemiyi limana çekip o gece gemide kalırlar.

Herkes, sabah uyanınca elmastan yapılan gemiyi görüp çok şaşırıp gemiye ve içindekilere hayran kalır. Bu haber Yemen padişahının kulağına gidince merakına dayanamayıp gemiyi ziyarete karar verir. Hanım Sultan kaptan kılığına girip Yemen padişahını törenle karşılar. Çeşitli ikramlarda bulunarak padişahı ağırlar. Padişah gemiye ve içindekilere hayran kalır ve o gece oğlu olan şehzadeye olanı biteni anlatır.

Ertesi sabah şehzade de gemiyi görmek için limana gider. Şehzade de törenle karşılanır ve şehzadeye çeşitli ikramlar verilir. Şehzade geminin hayranlığından ziyade gözlerini kaptan kılığına girmiş Hanım Sultan’ın üzerinden alamaz. Hanım Sultan sarayın karşısındaki bir konağı kiralayıp yardımcıları ile oraya yerleşir. Kaptan kıyafetini çıkarıp kadın kıyafetlerini giyip konağın penceresine oturur. Onu gören şehzade oracıkta Hanım Sultan’a vurulur. Hanım Sultan şehzadenin kendisine hayran hayran baktığını görünce pencereyi kapatıp oradan uzaklaşır. 

Yerinde duramayan şehzade her gün pencerenin önünde durup âşık olduğu kızı görmek ister ama pencerede kimsecikler görünmez. Derdini gidip anasına anlatır ve o kızın kim olduğunu öğrenmesini ister. Şehzadenin anası oğlunun halini anlayıp konağa haber göndererek ziyarete gider. Konakta en güzel şekilde ağırlanan Valide Sultan kızın güzelliğine ve zarafetine hayran kalır. Oğlunun hediye gönderdiği mücevher kakmalı altın nalını hediye olarak Hanım Sultan’a sunar.  Hanım Sultan kalfasına işaret ederek hediye gelen nalını mutfaktaki Arap halayık giysin diye emir buyurur. Bu olay karşısında şaşıp kalan Valide Sultan, oğlunun acıklı halini hatırlayarak konağa gelmesindeki maksadı söyler. Hanım Sultan oralı bile olmadan çeşitli ikramlar vererek Valide Sultan’ı saraya uğurlar.

Sarayda bekleyen şehzade hemen valide Sultan’ın huzuruna çıkarak neler olduğunu sorar. Hayli sinirli ve kızgın olan annesi olanı biteni oğluna anlatır.  Şehzade olanları öğrendikten sonra odasına çekilerek yemeden içmeden kesilir. Oğlunun bu haline dayanamayan Valide Sultan bir kez daha konağa Hanım Sultan’ın yanına varır. Bu defa çok değerli bir dizi incisini hediye olarak götürüp Hanım Sultan’a verir. Hanım Sultan inciyi eline alıp kalfasına işaret eder ve tavandaki papağan kafesini indirip incileri teker teker papağana yedirir. Bu olayı gören Valide Sultan donup kalır ve saraya geri döner. Olan biteni öğrenen şehzade yine odasına kapanır ve sabahlara kadar hüngür hüngür ağlar durur. Annesinin yanına varan şehzade annesinden son defa konağa gitmesini ister. Bu defa hediye olarak el yazması Kuranını vereceğini söyler. Oğlunu kırmayan Valide Sultan konağa gider. Bu defa Hanım Sultan onu çok sıcak karşılar ve evin başköşesine Valide Sultan’ı oturtup muhabbet ederler. Bu hâle şaşıran Valide Sultan, oğlunun hediyesi Kuran’ı Hanım Sultan’a verir. Hanım Sultan da öpüp başına koyduktan sonra yüksek bir rafa bırakır. Valide Sultan, oğlunun kendisini görmek istediğini söyleyince Hanım Sultan da bunun için bahçeye som altından bir köprü yapılmasını ve köprünün etrafının güllerle süslenmesini ister. Köprüden geçerken şehzadenin de kendisini istediği kadar görebileceğini söyler.

Hemen saraya gidip durumu şehzadeye anlatır. Şehzade de istenen köprüyü ve gülleri yaptırır. Hanım Sultan köprüden geçerken yüzüne bir gül dikeni batar ve koşarak konağa geri döner. Neler olup bittiğini anlamak için konağa giden Valide Sultan kızın yorgan döşek yattığını görür. Hanım Sultan’ın yüzüne diken battığı için çok canı yanar. Bu defa köprünün daha da genişletilmesini, gülfidanlarının yükseğe çıkartılmasını ve köprünün sonunda bir mezar kazılmasını ister. Şehzadenin mezara geçip uzanmasını ve kendisinin köprüden geçerek mezarın başında duracağını, böylece şehzadenin istediği kadar kendisini görebileceğini söyler. Valide Sultan olan biteni oğluna söyleyince oğlu hemen gereken hazırlıkları yaptırır. O gece Hanım Sultan da gemiye hareket etmesi için hazırlık emri verdirir. Hazırlıklar tamamlanınca köprüden geçerek mezarın başına gelen Hanım Sultan şehzadeye “ İşte gemi, işte yelken, yolum İstanbul pupa yelken” diyerek aceleyle gemisine döner ve doğruca İstanbul’a doğru yola çıkar. Mezardan çıkan şehzade geminin gittiğini görünce ağlayarak annesinin yanına gider ve geminin kaptanının ve konaktaki kızın aynı kişi olduğunu ve o kişinin İstanbul’da bıraktığı Billur Köşk’ün Sultan’ı olduğunu söyler. Başından geçenleri padişah babasına anlatır ve sefer için izin ister. Gemisine binip doğruca Hanım Sultan’ın arkasından İstanbul’a doğru yola çıkar. Aylar sonra Billur köşke varır. Hanım Sultan onu kapıda karşılar ve içeri alarak onunla konuşur. Pişmanlığını anlatan şehzadeyi padişah babasının yanına götürüp olan biten her şeyi babasına anlatır. Ertesi gün düğün dernek kurulur ve kırk gün kırk gece eğlenirler.

 

 

Kaynak:

Tahir Alangu’nun “Billur Köşk Masalları” Adlı Kitabının Çocuk Edebiyatının Temel İlkeleri Bakımından İncelenmesi – Hüseyin KUDAK

 


Halk Edebiyatı Nazım Türleri


Halk Edebiyatı;

İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı

İslamî Dönem Türk Edebiyatı ve

Batı Etkisinde Gelişin Türk Edebiyatı dönemlerinde varlığını sürdürmüştür.


Hece ölçüsüyle ve dörtlükler yazılan şiirler Halk Edebiyatı'nın en belirgin özellikleri arasında yer alır. Şiirin dış yapısına göre tasnif yapıldığında Halk Edebiyatı Nazım Şekilleri şu şekilde oluşur:


Koşma

11'li hece ölçüsüyle, dörtlüklerle yazılır. Güzelleme, koçaklama, taşlama ve ağıt türleri vardır.


Semai

8'li hece ölçüsüyle ve dörtlüklerle yazılır.


Varsağı 

Semai gibi 8'li hece ölçüsü ve dörtlüklerle yazılır. Semai'den farkı şiir içinde hey, be hey, behey, bre gibi ünlem ifadelerine yer vermesidir.


Destan 

Koşma gibi dörtlük ve 11'li hece ölçüsüyle yazılır. Şiirin içinde yer, zaman, kişiler ve olayları barındırması yönüyle mesneviye benzer ve roman-hikaye kurgusuna sahiptir.

Halk Edebiyatı şiirleri konularına göre sınıflandırıldığında nazım türleri ortaya çıkar. Halk Edebiyatı Nazım Türleri ise şunlardır:


Güzelleme


Koçaklama


Taşlama


Taşlama Örneği-Bayburtlu Zihni [Sergüzeşt-i Zihnî]

Kassab baş maymun katib defçi

Hamamcı kahveci hep entipüfçi [işe yaramaz]

Dellalı kayıkçı hammalı keyifçi

Yük sırtında duman başdan yukarı


...

Bildin mi Devlet-i Al-i Osman'ı

Hususen ikbali şah-ı devranı

Kırk dört sene seymen [köpek bakıcısı] sandın cihanı

O şitalar gitdi yaz bahar oldu


...

Kaimmakam Hüseyin Paşa suhtesi

O suhte bozması vezir sahtesi

Meğer keser tutmaz imiş tahtası

Firarlıkdan tekaüdlük kâr oldu




Ağıt


Türk Dili ve Edebiyatı Alan Yeterlilik Testi (AYT-Edebiyat) Sorularında Metinler 6

   2021- ÖSYM Türk Dili ve Edebiyatı Alan Yeterlilik Testi 11. soru


Su gelir deste gider

Ayrılır dosta gider

Gurbet yansın, yıkılsın

Sağ gelen hasta gider


Halk Edebiyatı kaynaklarda Aşık Tarzı, Anonim ve Tekke-Tasavvuf Halk Edebiyatı olarak tasnif edilir. Bazı kaynaklar Tekke-Tasavvuf Edebiyatı başlığını, Halk Edebiyatı başlığına dahil etmez. Halk Edebiyatı Aşık Tarzı Nazım Şekilleri arasında Koşma, Semai, Varsağı ve Destan'dır. Halk Edebiyatı Tekke Tasavvuf Edebiyatı Nazım Şekilleri ise İlahi, Nutuk, Devriye, Şathiye'dir. Halk Edebiyatı Anonim Halk Edebiyatı Nazım Şekilleri ise Mani, Türkü'dür. 
Mani; 7'li hece ölçüsü ve aaba kafiye şemasıyla yazılır. Soruda
I. Ayrılır dosta gider
II. Sağ gelen hasta gider
III. Su gelir deste gider
IV.Gurbet yansın yıkılsın
düzeniyle verilen metin aaba kafiyesine göre düzenlendiğinde doğru cevaba ulaşılır. Ayrıca mani nazım şeklinde asıl söylenmek istenen son mısraya saklanır.  Metinde gurbete sağ gelenin hasta gideceği vurgulandığı için doğru cevap sıralaması şu şekilde olmaktadır:

III - I -  IV  -  II

Edip Cansever Şiirlerinden Örnekler

 

Edip Cansever'in şiir kitapları:


  1. İkindi Üstü (1947)
  2. Dirlik Düzenlik (1954) 
  3. Yerçekimli Karanfil (1957)
  4. Umutsuzlar Parkı (1958) 
  5. Petrol (1959) 
  6. Nerde Antigone (1961) 
  7. Tragedyalar (1964)
  8. Çağrılmayan Yakup (1966)
  9. Kirli Ağustos (1970) 
  10. Sonrası Kalır (1974) 
  11. Ben Ruhi Bey Nasılım
  12. Bezik Oynayan Kadınlar...


İkinci Yeni şairlerinden Edip Cansever'in beğenilen şiirlerinden:


Masa da Masaymış Ha

Adam yaşama sevinci içinde 

Masaya anahtarlarını koydu 

Bakır kâseye çiçekleri koydu 

Sütünü yumurtasını koydu 

Pencereden gelen ışığı koydu 

Bisiklet sesini çıkrık sesini 

Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu 

Adam masaya 

Aklında olup bitenleri koydu 

Ne yapmak istiyordu hayatta 

İşte onu koydu 

Kimi seviyordu kimi sevmiyordu 

Adam masaya onları da koydu 

Üç kere üç dokuz ederdi 

Adam koydu masaya dokuzu 

Pencere yanındaydı gökyüzü yanında 

Uzandı masaya sonsuzu koydu 

Bir bira içmek istiyordu kaç gündür 

Masaya biranın dökülüşünü koydu 

Uykusunu koydu uyanıklığını koydu 

Tokluğunu açlığını koydu. 

Masa da masaymış ha 

Bana mısın demedi bu kadar yüke 

Bir iki sallandı durdu 

Adam ha babam koyuyordu. 


Kesin 

Gözlerim bir balığın onu tutma denizlerinde 

Gözlerim bir balığın 

Bir balık ellerimde 

Balıktan bir göz ellerimde 

Kirpiksiz, tuzlu, diri 

Bakışları günlerce.



Aaaa 

Bir Süleyman gördüm hiçbir yanı kımıldamıyor 

Oturmuş bir iskemleye 

Pek de oturmuşluğu yok iskemle ayaksız 

O nasıl şey, bu adam soyut mu ne 

Baksan bir ilgisi var elleriyle 

Uzamış uzamış uzamış doğrusu elleri 

Sevmeye domuzlanıyor gittikçe 

Konuştum konuşmuyor 

Dürttüm dürtülmüyor 

Kızdım, bir bıçak salladım karnına 

Aaaa! 

Yok yahu bana mısın demiyor. 

Şaşırdım, yokladım kendimi iyice 

Bir çağ mı değiştik sabah sabah ne 

Artık ölüm insanlardan olmuyor. 


Güzel Atomların Yaptığı Ayak 

Bir menekşe duyuyorum ellerimsiz 

O kadar güzel ki, Amerika bile güzel 

Sen bile güzelsin bensizce 

Atomlar bile güzel 

Moleküller bile 

Toplanıp ayak oluyorlar bende 

Ağız oluyorlar biraz 

Diş oluyorlar keskince 

İki göz parlakça 

On tırnak sivrice. 

Bir menekşe duyuyorum ellerimle 

Bir molekül duyuyorum 

Bir atom 

Korkunç 

Birleşip ayak olmuyorlar bende 

Ağız, diş, tırnak 

Göz olmuyorlar 

Hep birden, 

Hep birden bir şey oluyoruz işte 

Ağzı, burnu, elleri, kolları 

O korkunç güzelliğe karşı. 



Horozla Merdiven 

Yukarsı yukarda, aşağısı aşağıda biraz 

Horozla merdiven ortada 

Canım horoz! merdivende renkleniyor 

Çocuğu çocukluyor bu düdüğün kırmızısı 

Annemi çağırıyor on kulaçlık bir iplik 

Başımı iğiyorum su kovasına 

Ne kadar balık düşünüyorsam o kadar balık.



Yılkı

Ben burda bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum 

Benim atım her zaman 

Kim bilir kime sesleniyorum, sessizlik 

Yosunlar, taşlar, o mezar yazıtlarından 

Yaz gelmiş, zakkumlar açmış, elimi bile sürmedim 

Sürsem bile ne çıkar, ama sürmedim 

Ölü bir şey kalıyor dünyadan, yapraklardan. 

Ben burda bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum 

Benim atım her zaman. 





Bahaeddin Özkişi (1928-1975)

 

Bahaeddin Özkişi (1928-1975)


Hayatı

Bahaeddin Özkişi, 19 Haziran 1928’de İstanbul’un Fatih-Karagümrük semtinde dünyaya geldi. Nüfusta adı Mehmet Bahattin Özkişi, doğum yeri Manisa olarak geçmektedir. 

Bahaeddin Özkişi çocukluğunu Fatih-Karagümrük’te geçirmiştir. Küçük Bahaeddin ev ve sokakta birbirini tanıyan insanların içinde yetişmiştir. Bahaeddin Özkişi eğitimine ilk olarak altı yaşında 20. Yıl İlkokulu’nda (Şimdiki Ahmet Rasim İlköğretim Okulu) başlamış ve burayı 1939 yılında bitirmiştir. Aynı yıl Karagümrük Ortaokulu’na kaydolmuş, 1942’de burayı bitirerek Sultanahmet Sanat Enstitüsü’ne başlamıştır. 1946 tarihinde Devlet Deniz Yolları’nda işe başlar. 1948’e kadar burada, denizaltı

gemilerinde ve istim makinelerinde deniz tesviyecisi sıfatı ile usta olarak çalışır. Buradan istifa ederek Evren Çivi fabrikası’nda kalıpçı olarak çalışmaya başlar.

Askerlik görevini Erzurum’da “Doğu Bölgesi Emniyet Başmüfettişliği”nde yaparak 1950’de onbaşı rütbesi ile teskere alır. Askerlikten sonra bir süre işsiz kalan yazarımız ticarete atılır. Yakınlarının desteği ile bir camcı dükkânı açmış fakat daha sonra kapatmak zorunda kalmıştır. 1951’den 1955’e kadar Devlet Hava Yolları’nda oto makinisti olarak çalışan Özkişi, buradan istifa ederek çeşitli alet, erdevat, gazocağı vs. tamirciliğine başlamıştır. Dükkânın istimlâk edilmesi ile 1956’da bu işi de bırakmıştır.

Daha sonra İstanbul teknik Üniversitesi Makine Fakültesi Malzeme ve İkmal Usulleri Enstitüsü Müdürlüğü’nde kaynakçı ustası olarak işe başlar. Burada “Kaynakçılık ve Kaynak Tekâmül Kursları”nı bitirerek Kaynak Öğretmeni olur. 1960 ile 1962 tarihleri arasında Almanya’da Elektrik Ark Kaynak Okulu’nda eğitim görmüş ve 15 Mart 1962’de bitirmiştir. Yurda dönünce kaynak laboratuar şefliğine tayin edilir. 

1969 yılında Fatma Özden Hanım ile evlenmiştir. O yaşına kadar evliliğe pek sıcak bakmamış, uzun süre mutlu olamamaktan korkmuştur. Bu evlilikten Zeynep adlı bir kızı dünyaya gelir. 

Bahaeddin Özkişi, eşinin de yardımı ve etkisiyle kendisini tamamen yazı hayatına vermek üzere emekliliğe niyetlendiği bir sırada beyin kanaması geçirir. Mehmet Bahaeddin Özkişi 10 Kasım 1975 tarihine Hakk’ın rahmetine kavuşur.

 

Edebî Hayatı ve Sanat Anlayışı

Bahaeddin Özkişi’nin edebiyatla ilgisi sanat Enstitüsü yıllarında başlar. Yazarın yazmaya götüren sebepleri tespit amacıyla içinde yaşadığı ailenin kültür ve sanat atmosferine baktığımızda, onun sanat cevherini harekete geçirecek, besleyip geliştirecek çok elverişli bir ortamın mevcut olduğunu görürüz. Çünkü tasavvufun hâkim olduğu evlerinde zengin bir dini kültür alan, menkıbeler, sohbetler ve ilahiler arasında büyüyen Özkişi, toplumu iyice inceler. Zaten çok meraklı bir yapısı vardır.

Sultanahmet Sanat Enstitüsü’nde okurken bir patlama neticesi okul atölyesinde ölen ve yaralananlar onu roman denemesine sevk etmiştir.

Haliç Tersanesi’nde çalışırken karşılaştığı değişik tipler ve yaşadığı ilginç olaylar, zehirli ortamlarda ekmek parası kazanan küçük çıraklar, mahallede toplanan semt sakinlerinin yaşayışları ve kişilikleri Özkişi’de derin izler bırakır. İyi bir gözlemci olan sanatkârımız, kayda değer bulduğu her şeyi ve hadiseyi yazmaya başlar. Ortaokul yıllarından itibaren sarıldığı kaleme 1950’lerden sonra asılır.

Yazarın yaşadığı şehrin sanat ve kültür ortamından faydalanmış olduğu kanaatimizi doğrulayan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tavsiyesidir: “Devam et, sen on Sait Faik edersin” diyerek hevesini arttırır.

İki yıl Almanya’da kalarak hem batı dünyasının iç yüzünü yakından öğrenme fırsatı bulmuş hem de fikri anlamda derinleşmiş olarak gelmiştir. Burada kazandıklarını hikâyelerde kullanmıştır.

İlk hikâye kitabı olan Bir Çınar Vardı 1959 yılında basılır. Kitabın ilk hikâyesini 12 Ağustos 1955 yılında yazıldığını hikâyenin altına düşülen tarihten öğreniriz. Bu tarihten 1974 yılındaki romanına kadar yazılarını göremeyiz. Eşi Fatma Özden Hanım, sağlığındayken yazarın en büyük destekçisi olmuş ve kâtipliğini yapmıştır. 1969 yılında evlenmiş ve yazarımıza sanat çalışmalarında büyük katkılar sağlamıştır. Köse Kadı, Uçtaki Adam, Sokakta, Göç Zamanı eserleri 1974–1975 yılları arasında yayımlanır. Eşinin desteğiyle üç roman ve bir hikâye kitabı Ötüken tarafından yayınlanarak okuyucuyla buluşur.

Özkişi’nin sanatkâr şahsiyetinin başka yönleri de vardır. Süheyl Ünver’den tezhip dersleri alıp cam üzerine tezhip çalışması, yağlı boya ile ilgilenip tablo çalışması yapar. Bir yandan da eski İstanbul evlerinin maketlerini üç boyutlu ve cepheli olarak yapmıştır. Aksesuarlarına en ince teferruatına kadar dikkat etmiş ve bu maketlerle yıkılan evlerin ahşap malzemeleri kullanmıştır. Evleri kendi tespit ettiği zamandaki görüntüleri ile yansıtmıştır. Bu yönü edebiyata olan ilgisiyle yaklaşık aynı yıllarda başlamış 1959’dan 1972’ye kadar önemli bir yer etmiştir.

Bahaeddin Özkişi, ecdadına ve onun eserine hayran bir aydındır. Memleketini, şehrini, sokağını, insanları seven ve aşk derecesine bağlı bir insandır. Tarihi dokularıyla örülmüş İstanbul’un beton yığını haline gelmesine üzülmüş, o güzelim ahşap evleri hiç olmazsa maketlerini yaparak yaşatmak istemiştir.

 

Eserleri

Hikâyeleri

1-      Bir Çınar Vardı adlı hikaya kitabında yer alan hikayeler:

Bir Sebilciden, Asıl Sebep, Misafir Geldi, Helallik, Vermekten Ölümsüzlük, Şoför Aziz, Telsiz Memuresi, Erkeklik Özentisi, Yeni Gün, Çatal, Nedamet, Dua, Terhis, Borç, Talebe, Hepimiz Gibi, Olgun Adam, İnsan Hamal, Mektup, Deli İmam, Bilinmeyen Kahramanlar, Küçük  Anneme, Serhoş, Erzurum’da Akşam, İstasyondan, Tereke, Göç, Yeni Gelen, Taşındığım Ev adlı yirmi dokuz kısa öyküden oluşur.  

2-      Göç Zamanı adlı hikaye kitabında yer alan hikayeler:

Doğuş, Kurşun Dünyasından, Göç Zamanı, Hayal Ülkelerinden, Körün Gördükleri, Suç, Kırkıncı Yıl, Soytarı Olmak, Nedenlerim, Elli Liralık Teşhis, Sınır, Koltuk Değnekleri, Rilke’nin Dişiliği Hakkında, İnsanlar ve Saatler, Yeni Okul, Vermek ve Ötesi, Üçü Çeyrek Geçe, Okuyamadığım Mektup, Palto, Kırkıncı Adam, Beşinci Karl Hikâyesi, Cümbüş, Odamdaki Cinayet, Değişme, Bekleyenler, Açmadığım Kapı, Napolyon’un Ümidi, Possionya Buluntuları adlı yirmi sekiz  kısa öykü yer alır. 

 

Romanları  

1-Köse Kadı

2-Uçtaki Adam

3-Sokakta

4-Yarım Kalan Roman

 

Bahaeddin Özkişi Genel Değerlendirme:

Bahaeddin Özkişi romancıdan çok hikâyecidir. Onun romanlarının kuruluşunda, olayların sıralanışında yalın, duru bir anlatının olması onun hikâyeci tarafının güçlü oluşundan ileri gelir. Romanlardaki birçok bölüm kendi başına bir hikâye olabilecek durumdadır. Yazar bunları ustalıkla romanın bütünlüğünü bozmayacak şekilde, sağlam bir yapıyla kurmuştur.

Kahraman yaratma, bireyin bir anını yakalayıp o nokta üzerinde derinleşme, bilinç akımı, mekân-insan, zaman-insan ilişkilerine yaklaşım tarzı ile Çehov hikâyeciliğine yaklaşan Bahaeddin Özkişi, bu tarzı Türk Edebiyatı’nda başarılı bir şekilde kullanan yazarlar arasında yerini alacaktır.

Vaka için büyük maceralar ve çatışmalara ihtiyaç duymaz. Günlük hayat içindeki herhangi bir olay veya durum vaka için yeterlidir. Çoğu zaman belli bir giriş bölümü kullanmadan ve doğrudan doğruya vaka ile başlayan hikâye, belli bir sonuca ulaşmadan da bitiverir. Daha çok kişilerin ruh hallerini sezdirmenin esas olduğu bu hikâyelerde klasik vaka düzenine rastlanmaz. Çünkü başta bilinç akımı, iç monolog, iç diyalog gibi modern anlatım teknikleri önem kazanır. Bunun temel sebebi, olaylardan önce bireyin iç dünyasındaki çelişkileri ve bilincinde geçenleri yansıtmaktır.

Köse Kadı ve Uçtaki Adam hariç birçok hikâyelerinde ve Sokakta romanında zengin bir şahıs kadrosu yoktur. Büyük ölçüde içe dönük, bedbin ve pasif karakterler yer alır. Kahramanların isimlerinin belirsiz ve sayısının az olmasına rağmen verilen mesajlarla birlikte düşünürsek olayın kahramanı milyonlarca insandır.

Eserlerinde umudunu hiç kaybetmeyen, beklemeyi bilen munis şahısların yanısıra tedirgin, zor beğenen şahıslarda görülür. Bu şahısların iç dünyaları çok sade cümlelerle okuyucuya sunulur.

Bahaeddin Özkişi’nin elli sekiz hikâyesi ile üç romanında belli başlı konu etrafında yoğunlaştığını ve eserlerini çatışma zemini üzerine kurduğunu görmekteyiz.

Bahaeddin Özkişi’nin işlediği konular: Ana hatlarıyla eski-yeni boyutundan batılılaşma temasıyla desteklenen Doğu-Batı çatışmasına; değişen değerlere, metafizik anlamda ortaya çıkan insanın varlığını veya yokluğunu madde ve mana anlamında aldığı değer gibi pek çok çatışmayı ve insanın fani, devletin ebed müddet olduğu anlayışı bünyesinde barındırır. Bu itibarla bireyin içinde bulunduğu buhranları ifade eden bir yazardır.

Ele aldığı kahramanların ruhunu ve psikolojisinin çeşitli hallerini, heyecanlarını, bunalımlarını tahlile çalışmakta; metafizik meseleleri izah etme endişesinde ve gayretindedir. Ruh burkuntuları, metafizik endişeler, toplumun içinde bulunduğu hâl onu alakadar eder.

Tanpınar’ın “ne içindeyim ne dışında” mısrasıyla zamanın kazandığı simgesel anlam Özkişi’nin hikâyelerinde de karşımıza çıkar. Hikâyelerinde çağrışımlar, hatırlamalar, zihin devinimleri ile geriye dönüşler yapılır. Geçmiş ile şimdiki zaman iç içe girmiş şekilde verilir. Klasik anlatılarda görülen kronolojik zaman anlayışı yıkılır. Bireyin içinde bulunduğu an önem kazanır.

Romanlarda tarihin belli bir dönemini kurgusal olarak ele alan yazar, bir milletin nasıl var olduğunu ve varlığını nasıl sürdürdüğünü, bundan sonra nasıl sürdürmesi gerektiğini anlatır.

Bahaeddin Özkişi’nin eserlerinde dikkati çeken bir başka unsur da mekândır. Göz önünde olandan çok, gerçeğin insan ruhunda yansımalarını tasvir ettiğinden tecride bağlı mekân önem kazanmaktadır. Bu da mekân-insan ilişkilerinde psikolojik bir boyut kazandırmış ve işlevsel bir özellik almıştır.

Eserlerde dil net ve açıktır. Ancak hikâyelere yüzeysel bakamayız. Yazarın üslûbu ve kurgusu buna izin vermektedir. Yazar hikâyelerine konu olan objeleri itina ile seçmekte ve bu her objeye derin manalar yüklemektedir. Bu derinliği hikâyelerde görülmektedir. Yazarın hikâyelerinde lüzumsuz hiçbir ayrıntıya ve ifadeye rastlanmamakta, kullandığı dilde yer yer konuşma diline yer verse de hiçbir zaman argo kelimelere yer vermemektedir. Böylece yazarın hikâyelerinde şiirsel bir dil meydana gelir.

Roman, özellikle toplumsal ve siyasal kargaşanın arttığı değerlerin, alt üst edildiği dönemlerde sosyal işlevi bakılmadan asli fonksiyonunun önüne geçer ve daha aktif bir rol üstlenir. Bu özellikleri gösteren Sokakta romanı, eser-okur ilişkisi, konu, olay örgüsü ve yapı itibariyle kendinden önceki ve onrakilerle beraber anılacaktır.

Bütün bunlardan sonra Bahaeddin Özkişi hakkında söyleyeceklerimizi şu cümlelerle bitirelim: Hikâyelerde ve romanlarda; felsefi, psikolojik ve dini açıdan yüzeysel değil derinliğine inilmesi, yazarımızın daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Son yüz elli yıllık zaman zarfında Türk toplumunda meydana gelen değişmeyi iyi bir tarz ile ortaya koymuştur. Bahaeddin Özkişi’nin derin bir gözlem, okuma, araştırma sonucu oluşan zihni yoğunluğu; kahramanların ruhsal yapılarını edebî eserlere ait çerçeve içinde anlatılmasına zemin hazırlamıştır.

 

Kaynak:

Bahaeddin Özkişi’nin Eserlerinin İncelenmesi-Aydın Adnan Gümüş (Muğla Üniversitesi-Yüksek Lisans Tezi)

Âşık Ruhsatî Koşmasında İsim ve Sıfat Tamlamaları Tahlili

Sıfat Tamlaması deli gönül Tamlayan: deli (Niteleme Sıfatı) Tamlanan: gönül (İsim) ...